29 Mart 2008 Cumartesi

...

...
Gözlerinin yeşil kısmı ağırlıkta
Diğer kısmı kahverengi
Beline kadar iniyor siyah saçları
Yüzümde geziyor pamuk gibi elleri
...

Yazarın Notu: Kastım biraz kendimi belki bir şeyler çıkarırım diye. Ama bundan fazlası olmadı. Aklıma geliyor bir şeyler ama hepsi de "romantizm" içerikli oluyor. Yani romantik şeyler yazdığımı söylemiyorum ama aklıma başka şeyler gelmiyor. Ne bileyim...

24 Mart 2008 Pazartesi

Ateşli Geceler (Boogie Nights)



Paul Thomas Anderson'ın 1997 yapımı ikinci uzun metraj filmi. 1970'lerin ikinci yarısı ile 1980'lerin ilk yarısını kapsayan dönemde porno film sektöründe çalışan bir grup insanın başından geçen olayları anlatıyor. Eddie isimli, 17 yaşındaki genç okulu bırakmış ve kilometrelerce uzaktaki bir barda çalışmaktadır. Bir gece ünlü bir porno film yönetmeni olan Jack Horner tarafından keşfedilir. Ona porno filmlerde oynaması için teklifte bulunur. Eddie ise bu teklifi düşüneceğini söyler. Akşam olup evine gittiğinde annesi ile şiddetli bir tartışmaya girer. Annesi ona hayatta hiç bir şeyi başaramayacağını, bir aptal olduğunu söyler. "Neden böyle yapıyorsun?" diye sorar ve çok iyi yapabileceği bir şeyin olduğunu söyler. Sonra da eşyalarını toplayıp evden kaçar. Jack'in evine gider ve teklifi kabul ettiğini söyler. Para babası yapımcıları sayesinde konulu porno filmleri çekerler ve kısa zamanda şöhret olurlar.

Mark Wahlberg, Burt Reynolds, Julianne Moore, John C. Reilly, Heather Graham, Don Cheadle, William H. Macy gibi kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip olan film porno film sektöründe çalışan insanları anlatsa da içerisinde pek de müstehcen sahneler barındırmıyor. Yönetmen erkekleri abazan, sapık; kadınlar ise kaltak, fahişe olarak tanıtmıyor. Yaptıkları işin sebeplerinden çok sonuçlarına odaklanıyor. Çocuğunun velayetini almak isteyen bir anne çalıştığı sektör yüzünden bu hakkı elde edemiyor ve rol arkadaşı diyebileceğimiz gence karşı anaç duygular besliyor. İş yeri açmak için bankadan kredi talebinde bulunan bir diğer karaktere yine çalıştığı sektör yüzünden kredi verilmiyor. Ve bu paraya gerçekten çok ihtiyacı var.

Yönetmen Paul Thomas Anderson, onları bizlere ahlaksız bireyler olarak tanıtmıyor. Önceki yazımda bahsettiğim gibi bu adam karakterlerin insancıl yönlerine daha fazla ağırlık veriyor. Yönetmen Jack Horner, çocuk pornosuna ilgisi olduğunu öğrendiği yapımcısıyla bağlarını koparıyor... Yaptığı bir "deney" sırasında "Kaykay Kız"a sert davranan çocuğa, "Hey o duvardaki bir delik değil! O bir kadın. Ona biraz saygılı davran. Tamam mı?" diyor. Kadınları bir istismar amacı olarak göstermiyor. Eddie ise filmdeki karakterini kadınlara sert davrandığı için sevmiyor ve senaryoyu değiştiriyorlar. "Erkelik kadına sert davranmak değildir." gibisinden bir şey söylüyordu.


Paul Thomas Anderson, Magnolia'da kullanacağı çok karakterli yapının temellerini burada atıyor. Bu adam gerçekten iyi bir yönetmen ve senaryolarında özgün bir hava var. Özellikle uyuşturucu kullanılan sahnedeki ses efekti ve kurgunun neredeyse aynısını Darren Aronofsky, Bir Rüya İçin Ağıt isimli filminde kullanmıştır.

Filmin yaklaşık olarak 56. dakikasına denk gelen dans sahnesi çok hoş. İnsanı gerçekten coşturuyor. Empire'ın ilk sayılarından birinde seçtiği en iyi dans sahnelerinde de yerini almıştı bu sahne. Ve 150 dakikalık filmin finalinde Mark Wahlberg'in seyircilere "büyük" bir sürprizi var.

Paul Thomas Anderson

Booge Nights, Magnolia, Punch Drunk Love, There Will Be Blood gibi filmlerin yönetmeni... Magnolia ile Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı, Punch Drunk Love ile de Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ile dönmüştür. Kan Dökülecek ile de hem yönetmen hem de film kategorisinde Oscar'a aday oldu ama No Country for Old Men'e tosladı. Punch Drunk Love ile de Cannes'dan ödülle dönmesi tartışıldı. Ben bu filmi izlemedim ama orada ödüllendirilen filmler daha "sanatsal" ağırlıklı olduğu için sonucun şaşırtıcı olduğu herkes tarafından kabul ediliyor. Fakat bu Paul Thomas Anderson'un kötü bir yönetmen olduğunu göstermiyor. Ben sadece iki filmini izledim fakat bu adam gerçekten yetenekli ve iyi bir kalemi var. Boogie Nights'da kullandığı çok karakterli senaryoyu Magnolia'da biraz daha geliştirip "kesişen yollar" hikayesine dönüştürmüştür ki bu olay benim bildiğim kadarıyla ilk defa bu filmde kullanıldı. Kesin öyle olduğunu söylemiyorum ama benim hatırladığım bu yani. Zaten daha sonra bu teknik Crash'te de kullanıldı ve Oscar ile ödüllendirildi. Senarist Guillermo Arriaga ve yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu ikilisi Paramparça Aşklar Köpekler , 21 Gram ve Babel'de olayın -amiyane tabirle- bokunu çıkartmışlardır ki bu filmler de harikadır. Bu saydığım filmler P.T.Anderson'un kullandığı yapıyı biraz daha allayıp pullayıp alıp başlarını yürürken P.T.A geri planda kalmıştır. Haksızlık edildiğini düşünürüm bu adama. Ayrıca Boogie Nights ve Magnolia isimli filmlerinde dikkatimi çeken nokta ise ebeveynlerin çocuğuna karşı iyi davranmaması, kendilerinin işe yaramaz bireyler olduğuna inandırılmak istemeleridir. Bu konuya parmak basması kendisine karşı olan sempatimi arttırmıştır. Filmlerinde insancıl bir altyapı görürüm kendi adıma. İnsana insan gibi davranmak gerektiğini vurgular. En azından ben böyle bir ders çıkarabilirim kendi adıma. Magnolia'da kadınları zayıf karakterler olarak göstermekle suçlansa da aslında tam tersidir yani bu durum. Kadınlara karşı düşüncesini Boogie Nights'da açıkça ortaya koyduğunu düşünmekteyim. "O duvardaki bir delik değil adamım! Ona biraz saygılı davran. O bir kadın" repliğinden bunu anlamak mümkündür. Magnolia'da da filmin en baskın karakterlerinden birisini bir kadın deşifre eder. Severim bu adamı, çektiği filmleri, yazdığı senaryoları. Belki gereksiz bir bilgi ama steady cam'i ve jimmy jib'i bolca kullanır.

18 Mart 2008 Salı

HAYATINDAKİ AZİZLERİ KEŞFETME KILAVUZU (A Guide to Recognizing Your Saints)

Bu bünye yeni blogunda ilk defa bu filmi tanıtmaktan ayrıcalıklı bir gurur duyar! Kızarmış yüzü, uykulu gözleri ile bu yazıyı üşenmeden yazar.







Dito Montiel'in kendi yazdığı kitaptan yine kendisinin senaryolaştırıp yönettiği, Sundance Film Festivali'nden en iyi yönetmen ödülüyle dönmüş sert bir şey, duygusal başka bir şey, dramatik bambaşka bir şey!



New York, Queens'te 1986 yılının cehennem gibi sıcak bir yazında başlıyor film ve günümüzde geçen paralel sahnelerle ilerleyerek bir erkeğin hayatını değiştiren olayları, hayatına giren azizleri, vicdani muhasebesini anlatıyor




16 yaşında bir genç olan Dito hayatındaki ve çevresindeki herkesi, her şeyi terk etmek istemektedir. Yaşadığı mahalle bizim İstanbul'un Tarlabaşı'sı ya da Bağcılar'ı gibi bir yer herhalde. Serseriler ortalıkta cirit atmakta, ortalık yerlerde insanlar öldürülmektedir. Dito'nun sevgisini göstermekten aciz babası ile arası iyi değildir. Okul dışındaki boş vakitlerini kendisine karşılıksız -gerçekten karşılıksız- bir sevgi besleyen, onu dış tehlikelere karşı koruyan Antonio ve fırlama arkadaş grubuyla geçirmektedir. Günün birinde arkadaşının annesinin dükkanını boyayan bir çocuğa dalaşır ve başı kendilerine "Biçerdöverler" diyen bir grup ile belaya girer. Biçerdöverler işi o kadar ilerletirler ki evinin dış cephesine odasını işaret eden bir ok çıkarırlar ve "Burada Öleceksin" diye bir yazı yazarlar. Dito bunların dışında okula yeni gelen İrlandalı Mike ile iyi bir arkadaşlık kurar ve onunla birlikte California'ya giderek müzik grubu kurma hayallerindedir. Bu konuyu babasına açar. Babası ise eğer evden giderse onu evlatlıktan reddedeceğini söyler.





30'lu yaşlarındaki Dito'ya birgün arkadaşı Nerf'ten babasının hasta olduğuna dair telefon gelir. Aradan 15 yıl geçmiştir. Dito için geride bıraktığı azizler ile yüzleşme, vicdanıyla ödeşme vaktidir.




Geçen gün ayıptır söylemesi maaşımı cukka yapmanın verdiği rahatlıkla elektronik eşya mağazasının film rafları arasında gezinirken bu filmi karşımda görünce elimi yumruk yapıp iki kere çeneme vurdum! Neredeyse 1 yıldır bu anı bekliyordum! Hiç bekletmeden aldım. Çok da mutlu oldum!




Shia LaBeouf , Robert Downey Jr. , Channing Tatum , Chazz Palminteri , Dianne Wiest , Rosario Dowsan gibi oyuncuların harikalar yarattığı, hayatımdaki yeri apayrı olan bambaşka bir film bu. Özellikle Shia LaBeouf öyle bir oynamış ki bu rolden sonra şansı bahtı açıldı zaten çocuğun. Transformers'dı , Indiana Jones'tu götürdü valla malı. Geleceğin Tom Hanks'i gözüyle bakılıyor buna... Robert Downey'nin beden dilini biraz abartılı bulmuştum ama dvd'nin yapım aşamasını izleyince Dito Montiel'in normalde öyle olduğunu anladım. Channing Tatum, Dito'nun bir sonraki filminde başrolü kapmış bile. Dianne Wiest'i hatırladığım kadarıyla ilk defa izledim ama 2 adet Oscar'cığı bulunduğunu biliyorum. Chazz Palminteri'yi hem oyuncu hem de yönetmen olarak izleme fırsatım oldu daha önce. Yolda görsem önümü ilikler, saygıyla eğilirim. Rosario Dowsan'ı da... evlenmeden olmaz o iş... Şaka bir yana beğenerek izlerim kendisini.




Dvd'nin yapım aşaması bölümünde Dito Montiel ile yapılan söyleşide aslında hemen hiç bir oyuncuyu ilk başta gözünün tutmadığını anlıyoruz. Mesela Shia ile görüşmüş, yemek yemiş ama işlerinin burada bittiğini söylemiş. Ama sonradan kendisine Shia ile yapılan bir kayıt gönderilmiş ve rol için uygun olduğu konusunda karar kılınmış. Robert Downey'e bir lafı olmamış. Zira kitabı okuyup yapımcılara götüren kişi Robert'mış. Yapımcılar kitabı filme çekmek istediklerini belirtmişler fakat kitap sadece 50 sayfaymış. Sonradan çeşitli taslaklar yazılmış. Yazılan birçok taslak gerçeklerden hayli saptığı için Dito'nun gönlü razı olmamış. Dito nasıl senaryo yazılacağını Robert Downey'den öğrenince iş başa düştü diyerek kolları sıvamış. Ayrıca Sundance Enstitüsü'nden senaryo gelişimi konusunda yardım alınmış.



Dvd'nin ekstralarında 24 dakika uzunluğundaki çıkartılmış sahnelere, alternatif başlangıç ve final sahnelerine, yapım aşamasına ulaşabiliyoruz. Eklerde Türkçe altyazı mevcut. Film ile ilgili faydalı bilgilere ulaşabiliyoruz ekler sayesinde... Gerçek Dito, babası ile ilgili olan sahnelerin çoğunda gözyaşlarına boğulmuş. Eğer jenerik yazılarını sonuna kadar izleme/seyretme gibi bir huyunuz varsa Dito'nun gerçek babasının tekerlekli sandalyedeki birkaç saniyelik görüntüsünü görebilirsiniz. Dito'ya karşılıksız sevgi besleyen Antonio'nun kaderini ise filmi izleyin de görün...Ayrıca film Antonio'ya ithaf edilmiş. İkisinin yıllar sonraki görüşmesi sırasında gözlerinizdeki ve genizlerinizdeki yanmalara engel olamıyorsunuz.



Üçüncü resimde görünen kişi gerçek Dito Montiel'dir.



Sonlara doğru bir sahnesi var bu filmin. Ne zaman izlesem kendime engel olamam; ağlarım. Hem de çok feci ağlarım.



Dito hırsla içeri girer.



Dito: Hastaneye gidiyoruz. Annem nerede? Anne! Nerede o?



Babası: Neden gitmiyorsun? Git bu evden.



Dito: Beni hiç sevdin mi?



Babası: Sana git dedim.



Dito: Baba, beni sevdin mi sevmedin mi? Bunu öğrenmek istiyorum. Hadi, yalan da olsa sevdiğini söyle. Söyle de kendimi bir paçavra gibi hissedeyim. Beni sevdin mi sevmedin mi?.. Cevap versene!



Babası: Bir baba daima...



Dito: Bir baba değil! Sen! (Dito arkasını dönerek ağlamaya başlar. O sırada annesi içeri girer)



Babası: Elbette sevdim. Seni son gördüğümde söylemiştim bunu. Seni seviyorum Dito. Tamam mı? Sen benim oğlumsun. Seninle gurur duyuyorum. Ama Antonio...Ona bunu söyleyecek kimse yok...

13 Mart 2008 Perşembe

Yayı Bozuk Kalem

...

Kapıyı açtığımda göz göze geldiğimiz ve bakıştığımız andan birkaç saniye sonra devekuşunun başını kuma gömmesi gibi ufacık elleriyle gözlerini kapattı. Ufak adımlarla gerisin geri gitti. Sonra ellerini indirip beni seyretmeye koyuldu. Kanepenin köşesine oturunca yanıma gelip dizlerinin üstüne çöktü. Elini dizimin üstüne koydu. Dokunmak için hamle yapınca da elini geri çekti. Gülümsediğini görünce oyun oynamak istediğini anladım. Elimi biraz geri çekerek yemi yutmasını bekledim. Gözlerimi televizyona çevirdim. Dizimin üstünde bir şey hissedince tek hamleyle yakaladım elini. Öpmeden bırakmayacağımı söyledim. Baktı ki kurtuluş yok; uzattı yanağını. Kokusunu içime çekerek öptüm onu. Az önce odadan çıkan kadının annem olup olmadığını sordu. "Annemdi" dedim. Onu sevip sevmediğimi sordu. "Tabii ki seviyorum. O benim annem." dedim. "Sana bale yapayım mı?" dedi. Böyle konudan konuya atlaması hoşuma gidiyor. Salonun ortasında bir oraya bir buraya koşturdu, olduğu yerde döndü, iki kere zıpladı ve "Nasılım?" diye sordu. "Hiç iyi değilsin." dedim şakacıktan. "Sen ne anlarsın koca kafalı!" dedi. Dört yaşındaki bir kıza göre fazla konuşkan. Zil çalınca kimin geldiğine bakmak için cama çıktım. Aşağı yukarı 1.70 boylarında, beyaz tenli, siyah saçlı bir kız cama doğru yaklaştı. "Aradan dört ay geçti. Neden elektronik posta ya da kısa mesaj göndermek yerine mektup yazmak gibi bir şeyi tercih ettiğini bilmiyorum. Bunları niye yazdığını da bilmiyorum. Neden böyle bir şeye gerek duyduğunu veya samimi olup olmadığını da bilmiyorum. Aklında geçen nedir?" dedi. Yayı bozuk kalem gibi takılıp kaldım. Ufaklık bacağımdan çekiştirip kendisini kucağına almamı söyledi. Koltuk altlarından tutarak kaldırdım onu.

"Kardeşin mi?"
"Hayır. Komşunun kızı."

Cama doğru biraz daha yaklaşıp bunları niye yazdığımı, samimi olup olmadığımı sordu.

Samimi olmasam zaten öyle bir şey yapma gereği duymazdım.

Yatmadan önce içtiğim bozuk sütü sabah dışarı atmam gibi kusabilsem kelimeleri...

...

Her hakkı saklıdır. İsim belirtilerek dahi olsa izinsiz yayınlanması yasaktır (Volkan'a ve Samet'e inat!).

10 Mart 2008 Pazartesi

Naçizane Bir Girizgah

Kusur mudur bilmiyorum ama yazı yazarken argoyu fazla kullanmak ya da iç dünyamı ulu orta yere gereksizce dökmek canımı sıkıyordu. Bütün bunlardan kime ne? İnsanlar bu tür bir davranışa zamanla farklı gözden bakabilir ya da sıkılabilirlerdi.

Yaptığım bir dikkatsizlikten, saygısızlıktan dolayı sütten ağzımın yanmasına ramak kaldı. Ama ben yine de artık yoğurdu üfleyerek yiyeceğim...Bekliyorum. Bu beklenti beni bazen M. Night Shyamalan filmi izliyormuşum gibi geriyor. Sonucu bekliyorum.

Artık daha usturuplu (aslında bu kelimenin anlamını bilmiyorum) şeyler yazacağım, iç dünyamı gereksizce dökmeyeceğim, argoyu azaltacağım ve belki sinema üzerine şeyler yazarım. Belki yazdığım öykülerden küçük parçalar sunarım, okunacak gibi olmasa da belki şiir de yazarım. Okuduğum birkaç kitabı tanıtabilirim. Bazı tavsiyelerde bulunabilirim.

Pamuk Şekere Benzeyen Bulut... Nasıl ama? Az biraz düşününce aklıma bu geldi. Hoşuma gidince de gerisini pek kurcalamadım. Pamuk şekere benzeyen pembe bir bulut yakalarsam fotoğrafını çekip sayfanın tepesine koyacağım. Belki bir köşeye de kendi fotoğrafımı koyarım. Bazen insanların hakkımda düşündüklerini düşünerek hayatımı mahfediyormuşum gibime geliyor. "İşin aslı bunu kimse önemsemiyor. Senin nasıl göründüğün sorun yaratılacak bir şey değil. Kendinle biraz barışık ol oğlum. Karamsar şeyler yazmaktan da vazgeç" dedi bir arkadaş. Çevremdeki bazı kişilerin düşüncelerine önem versem iyi olacak. Onlar benimkilere veriyor çünkü... Başlık da "Gül Kendine"... Güzel şeyleri anımsatır, anlatır bu şarkı bana.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık