Gus Van Sant
Zamanında okuduğum bir yazıda "U dönüşlerinin yönetmeni" olarak bahsediliyordu kendisinden. 1952 doğumlu Amerikalı yönetmen ressamlıktan gelmedir. Filmlerinde gördüğünüz resimlerin bir çoğu kendi eserleridir zaten. İlk filmi Mala Noche eşcinsellerle ilgili bir filmmiş. Birkaç yıl önce ülkemizdeki festivallerden birisinde gösterilmişti. İkinci uzun metrajı Drugstore Cowboy'da uyuşturucu için eczaneleri soyan bir grubun maceralarını anlatıyordu galiba. Zamanında cnbc-e'de rastlamıştım fakat sonuna kadar izlememiştim. Küçüktüm tabii o zamanlar. Yoksa izlerdim yani.
Üçüncü uzun metrajı 1991 My Own Private Idaho'da erkek fahişelerin hayatlarına odaklanıyordu. Mike ve Scott fahişelik yapan iki erkekti. Zengin olan babasını ve refah bir yaşamı terk eden Scott ile yıllar önce annesi tarafından terk edilen Mike'ın yaşadıklarını anlatıyordu. Birisi bütün refahı elinin tersiyle iterken diğeri annesini arayarak, onu bularak aitlik duygusunu yaşamak istiyordu. Film River Phoenix'in son filmiydi. Geleceğin yıldızı gözüyle bakılan River, Johnny Deep'in işletmeciliğini yaptığı mekanda aşırı dozda uyuşturucu yüzünden hayata veda etti.
1997 yılında senaryosunu Matt Damon ve Ben Affleck'in yazdığı, iki dalda Oscar ödülü kazanan Good Will Hunting geldi. Projeyi yönetmesi için Matt ve Ben'in yoğun ısrarları varmış. Hatta yapımcı firmanın sahibi ile tartışmışlar bile. Patron gelip, "Chris Columbus'a 5 milyon dolar teklif ettim ama senaryoyu iki kez okumasına rağmen projeyi yönetmeyi kabul etmedi" demiş. Matt de hırsla ayağa kalkarak, "İyi ki etmemiş. Yoksa 5 milyon dolarını çöpe atacaktın" demiş. Bunun üzerine patron, "Sen de kim oluyorsun adamım. Sen bir hiçsin! Anladın mı bir hiç" falan demiş. Matt de "Evet ama yönetmen tercihini yapacak bir hiçim" deyip inceden ayarı vermiş patrona. Bunun üzerine Maat'in istediği gibi projenin başına Gus Van Sant getirilmiş. Sonuç 2 Oscar ödülü. Aynı zamanda Gus Van Sant'ın da kendisine ilk Oscar adaylığını tattırmıştır bu film. Fakat karşılarında Titanic vardı işte.
Bundan sonra istediği projeyi yönetebilecek güçteyken o Alfred Hitchcock klasiği Psycho klasiğini bire bir, aynı mekanlarda ve aynı planlarla çekmeye karar verdi. Bunun sebebi sorulduğunda da "Tabii ki başkasının yapmaması için" gibisinden bir cevap vermiş. Zira kendisi Hichcock'un büyük bir hayranıymış. Valla ben filmi hiç beğenmemiştim.
2000 yılında ise Good Will Hunting uzantısı olan Finding Forrester'ı yönetiyor. Kendisini gizleyen yazar karakteriyle de J.D. Salinger'a gönderme yapılıyordu. Godd Will Hunting'i göz ardı edersek gayet güzel filmdi bence.
2002 yıında ise Bela Tarr'ın Satantango isimli 450 dakikalık filminden etkilenerek minimalizme yöneliyor ve Gerry'i yönetiyor. İşte bu ölüm veya jogging üçlemesi olarak bilinen üçlemenin ilk ayağı oluyor. Benim için önemi ise bu tarzda izlediğim ilk filmdir. Yani Tarkovsky'nin Stalker'ını bile bundan sonra keşfettim. Bu tarz film çekenler arasında Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem yoktu da ilk önce Gus Van Sant vardı benim için. İlk stajyer maaşımla aldığım Mor ve Ötesi'nin Dünya Yalan Söylüyor albümünü dinliyorum. Ardından bu filmi takıyorum visidi pıleyırıma. Fragmanlar falan bittikten sonra ekran mavileşiyor. "Ne oluyor lan" diyorum kendi kendime. Ardından film bir başlıyor. Issız bir yolda giden araba, arabayı arkadan takip eden bir kamera ve fonda çalan Arvo Part eseri Spiegel im Spiegel nasıl da hipnotize ediyor, nasıl da avucuna alıyor beni. Mal oluyorum amiyane tabirle! Film bitmiş, jenerik yazıları akıyorken kaykılıp başka alemlere gitmişim koltuğumda. Genelde David Lynch filmleri için söylerler ama buna da kesinlike uyan bir tabir bu: Film değil de sanki sinema üzerine bir deneyim gibiydi benim için. Tek planda çekilmiş uzun sahneler ilk defa bu filmde kullanılmıyordu tabii ama benim için ilkti işte. Yoksa Tarkovsky, Sukurov ve Bela Tarr bu minvalde ilerleyen filmler çekmişlerdi. Ama dediğim gibi ben daha önce öyle bir şey izlememiştim.
Ardından Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ve En İyi Yönetmen ödülleriyle döndüğü, sıradan bir okul gününde yaşanan katliamı anlatan Elephant geliyor. Filmin etkileyiciliğini iki kat arttıran kurgusu ilk defa burada kullanılmıyordu. Aynı olayı diğer karakterlerin gözlerinden birkaç kere seyretmek mevzusunu ilk defa Akira Kurosawa kullanmış zannedersem. Ama ben ilk defa Boomtown'da görmüştüm. Sonuçta kurgu numarasının ilk defa burada kullanılmaması film için bir eksi sayılmaz. Dediğim gibi bu etkileyiciliği arttıran bir şeydi. Ayrıca oyuncularını da çekim yaptığı okuldan ve çevre liselerde okuyan öğrencilerden seçmişti. Akıllara Columbine katliamını getiren filmde tanınmadık oyuncuların kullanılması filme belgesel havası katıyordu.
Aynı minimal tarzda ilerleyen Last Days ise bence üçlemenin en zayıf halkasıydı. Kurt Cobain'in son günlerini kırk takla attırarak anlatan filmde de tek planlık uzun sahneler ve aynı sahneyi farklı planlardan izlemek gibi alamet'i farikalar burada da vardı. Sıkılmadan izlerim ama yine de bence üçlemenin en zayıf halkasıydı.
"Paris, Je t'aime"deki kısa filmlerden birisini yönetmiş ama ben izlemedim. Fakat bir iki yerden hakkında pek de iyi şeyler duymamıştım.
Şimdilik son fili olan Paranoid Park'tan ise önceki yazımda bahsetmiştim.
Minimal tarzı, yer yer başvurduğu video klip estetiği ve gençlerin sorunlu dünyalarına çevirdiği kamerasıyla en sevdiğim yönetmendir Gus Van Sant. Oyuncu seçimleri ise şu şekilde hoşuma gitmektedir: Film yönetmen filmidir ve oyuncular sadece aracıdır. Bunu kime sorarsanız sorun böyledir bu. Fakat kimi filmlerde oyuncu, yönetmenin önüne geçmektedir ve bazı sitelerde filmlerden bahsedilirken yönetmenin değil de oyuncunun filmi anılmaktadır. Atıyorum; Road to Perdition için bir Sam Mendes filmi değil de bir Tom Hanks filmi diye bahsedilmektedir. Gus Van Sant filmlerinde ise bu gibi durumlardan söz etmek pek mümkün değildir. Oyuncuyu tamamen aracı olarak kullanan, bunu yaparken de kamera arkasındaki varlığını sürekli belli eden, etkileyici bir anlatıma sahip olan, kaliteli bir yönetmen.
Ayrıca eşcinseldir ve bunu filmlerinde dalga unsuru olarak da kullanmaktan çekinmez. Yüceltmez ama dalga geçer yani. O kadar da rahat mı desem, geniş mi desem ne desem... Kamerasını bir süre daha gençlerin sorunlu dünyalarında tutsun. Başka bir şey istemiyorum ben.






Google'dan ufak bir resim taraması yaptım da verdiğin pozların çoğu hafifmeşrep be Keira. Olmaz o iş. Annemin yüreği kaldırmaz!
Sun Woo bir otelin restoranında çalışmaktadır. Aynı zamanda otelin sahibinin fedailerinden birisidir. Uzakdoğu dövüş sanatlarını da pek güzel icra etmektedir. Yalnız yaşamaktadır, biraz utangaçtır ve sevgilisi yoktur.

