20 Nisan 2008 Pazar

Gus Van Sant

Zamanında okuduğum bir yazıda "U dönüşlerinin yönetmeni" olarak bahsediliyordu kendisinden. 1952 doğumlu Amerikalı yönetmen ressamlıktan gelmedir. Filmlerinde gördüğünüz resimlerin bir çoğu kendi eserleridir zaten. İlk filmi Mala Noche eşcinsellerle ilgili bir filmmiş. Birkaç yıl önce ülkemizdeki festivallerden birisinde gösterilmişti. İkinci uzun metrajı Drugstore Cowboy'da uyuşturucu için eczaneleri soyan bir grubun maceralarını anlatıyordu galiba. Zamanında cnbc-e'de rastlamıştım fakat sonuna kadar izlememiştim. Küçüktüm tabii o zamanlar. Yoksa izlerdim yani.

Üçüncü uzun metrajı 1991 My Own Private Idaho'da erkek fahişelerin hayatlarına odaklanıyordu. Mike ve Scott fahişelik yapan iki erkekti. Zengin olan babasını ve refah bir yaşamı terk eden Scott ile yıllar önce annesi tarafından terk edilen Mike'ın yaşadıklarını anlatıyordu. Birisi bütün refahı elinin tersiyle iterken diğeri annesini arayarak, onu bularak aitlik duygusunu yaşamak istiyordu. Film River Phoenix'in son filmiydi. Geleceğin yıldızı gözüyle bakılan River, Johnny Deep'in işletmeciliğini yaptığı mekanda aşırı dozda uyuşturucu yüzünden hayata veda etti.
1997 yılında senaryosunu Matt Damon ve Ben Affleck'in yazdığı, iki dalda Oscar ödülü kazanan Good Will Hunting geldi. Projeyi yönetmesi için Matt ve Ben'in yoğun ısrarları varmış. Hatta yapımcı firmanın sahibi ile tartışmışlar bile. Patron gelip, "Chris Columbus'a 5 milyon dolar teklif ettim ama senaryoyu iki kez okumasına rağmen projeyi yönetmeyi kabul etmedi" demiş. Matt de hırsla ayağa kalkarak, "İyi ki etmemiş. Yoksa 5 milyon dolarını çöpe atacaktın" demiş. Bunun üzerine patron, "Sen de kim oluyorsun adamım. Sen bir hiçsin! Anladın mı bir hiç" falan demiş. Matt de "Evet ama yönetmen tercihini yapacak bir hiçim" deyip inceden ayarı vermiş patrona. Bunun üzerine Maat'in istediği gibi projenin başına Gus Van Sant getirilmiş. Sonuç 2 Oscar ödülü. Aynı zamanda Gus Van Sant'ın da kendisine ilk Oscar adaylığını tattırmıştır bu film. Fakat karşılarında Titanic vardı işte.
Bundan sonra istediği projeyi yönetebilecek güçteyken o Alfred Hitchcock klasiği Psycho klasiğini bire bir, aynı mekanlarda ve aynı planlarla çekmeye karar verdi. Bunun sebebi sorulduğunda da "Tabii ki başkasının yapmaması için" gibisinden bir cevap vermiş. Zira kendisi Hichcock'un büyük bir hayranıymış. Valla ben filmi hiç beğenmemiştim.

2000 yılında ise Good Will Hunting uzantısı olan Finding Forrester'ı yönetiyor. Kendisini gizleyen yazar karakteriyle de J.D. Salinger'a gönderme yapılıyordu. Godd Will Hunting'i göz ardı edersek gayet güzel filmdi bence.

2002 yıında ise Bela Tarr'ın Satantango isimli 450 dakikalık filminden etkilenerek minimalizme yöneliyor ve Gerry'i yönetiyor. İşte bu ölüm veya jogging üçlemesi olarak bilinen üçlemenin ilk ayağı oluyor. Benim için önemi ise bu tarzda izlediğim ilk filmdir. Yani Tarkovsky'nin Stalker'ını bile bundan sonra keşfettim. Bu tarz film çekenler arasında Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem yoktu da ilk önce Gus Van Sant vardı benim için. İlk stajyer maaşımla aldığım Mor ve Ötesi'nin Dünya Yalan Söylüyor albümünü dinliyorum. Ardından bu filmi takıyorum visidi pıleyırıma. Fragmanlar falan bittikten sonra ekran mavileşiyor. "Ne oluyor lan" diyorum kendi kendime. Ardından film bir başlıyor. Issız bir yolda giden araba, arabayı arkadan takip eden bir kamera ve fonda çalan Arvo Part eseri Spiegel im Spiegel nasıl da hipnotize ediyor, nasıl da avucuna alıyor beni. Mal oluyorum amiyane tabirle! Film bitmiş, jenerik yazıları akıyorken kaykılıp başka alemlere gitmişim koltuğumda. Genelde David Lynch filmleri için söylerler ama buna da kesinlike uyan bir tabir bu: Film değil de sanki sinema üzerine bir deneyim gibiydi benim için. Tek planda çekilmiş uzun sahneler ilk defa bu filmde kullanılmıyordu tabii ama benim için ilkti işte. Yoksa Tarkovsky, Sukurov ve Bela Tarr bu minvalde ilerleyen filmler çekmişlerdi. Ama dediğim gibi ben daha önce öyle bir şey izlememiştim.Ardından Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ve En İyi Yönetmen ödülleriyle döndüğü, sıradan bir okul gününde yaşanan katliamı anlatan Elephant geliyor. Filmin etkileyiciliğini iki kat arttıran kurgusu ilk defa burada kullanılmıyordu. Aynı olayı diğer karakterlerin gözlerinden birkaç kere seyretmek mevzusunu ilk defa Akira Kurosawa kullanmış zannedersem. Ama ben ilk defa Boomtown'da görmüştüm. Sonuçta kurgu numarasının ilk defa burada kullanılmaması film için bir eksi sayılmaz. Dediğim gibi bu etkileyiciliği arttıran bir şeydi. Ayrıca oyuncularını da çekim yaptığı okuldan ve çevre liselerde okuyan öğrencilerden seçmişti. Akıllara Columbine katliamını getiren filmde tanınmadık oyuncuların kullanılması filme belgesel havası katıyordu.

Aynı minimal tarzda ilerleyen Last Days ise bence üçlemenin en zayıf halkasıydı. Kurt Cobain'in son günlerini kırk takla attırarak anlatan filmde de tek planlık uzun sahneler ve aynı sahneyi farklı planlardan izlemek gibi alamet'i farikalar burada da vardı. Sıkılmadan izlerim ama yine de bence üçlemenin en zayıf halkasıydı.

"Paris, Je t'aime"deki kısa filmlerden birisini yönetmiş ama ben izlemedim. Fakat bir iki yerden hakkında pek de iyi şeyler duymamıştım.

Şimdilik son fili olan Paranoid Park'tan ise önceki yazımda bahsetmiştim.

Minimal tarzı, yer yer başvurduğu video klip estetiği ve gençlerin sorunlu dünyalarına çevirdiği kamerasıyla en sevdiğim yönetmendir Gus Van Sant. Oyuncu seçimleri ise şu şekilde hoşuma gitmektedir: Film yönetmen filmidir ve oyuncular sadece aracıdır. Bunu kime sorarsanız sorun böyledir bu. Fakat kimi filmlerde oyuncu, yönetmenin önüne geçmektedir ve bazı sitelerde filmlerden bahsedilirken yönetmenin değil de oyuncunun filmi anılmaktadır. Atıyorum; Road to Perdition için bir Sam Mendes filmi değil de bir Tom Hanks filmi diye bahsedilmektedir. Gus Van Sant filmlerinde ise bu gibi durumlardan söz etmek pek mümkün değildir. Oyuncuyu tamamen aracı olarak kullanan, bunu yaparken de kamera arkasındaki varlığını sürekli belli eden, etkileyici bir anlatıma sahip olan, kaliteli bir yönetmen.

Ayrıca eşcinseldir ve bunu filmlerinde dalga unsuru olarak da kullanmaktan çekinmez. Yüceltmez ama dalga geçer yani. O kadar da rahat mı desem, geniş mi desem ne desem... Kamerasını bir süre daha gençlerin sorunlu dünyalarında tutsun. Başka bir şey istemiyorum ben.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Paranoid Park


Büyük usta Gus Van Sant(okunuşu Gas Van Sent'miş ama ben yıllardır Gus Van Sant derim)'ın Blake Nelson'ın romanından senaryolaştırdığı, Cannes Film Festivali'nden 60. Yıl Özel Ödülü ile dönmüş -şimdilik- son filmi.

Filmin kurgusu Elephant ve Last Days'de olduğu gibi burada da kronolojik olarak ilerlemiyor. Onun için filmin konusunu anlatırken nereden başlayacağımı tam olarak bilemiyorum.

Asıl ismi Doğu Yakası Kaykay Parkı (ya da öyle bir şey) olan ve gençler arasında Paranoid Park ismiyle bilinen mekan iyi derecede kaykay kayanların uğrak mekanıdır. Alex ve okuldan birçok arkadaşı da bu mekana sıkça gitmektedirler. Bir gün okulda bir duyuru yapılır ve ismi okunanlardan müdürün odasına gelmeleri rica olunur. Bu kişiler arasında Alex ve birçok okul arkadaşı da vardır tabii. Müdürün odasında bir polis memuru beklemektedir. Paranoid Park'ın yakınlarındaki yük garında yaşlı bir bekçi ölü bulunmuştur. Öğrencilere gösterilen resim yüzünden Alex'in son zamanlarda unutmak istediği birçok şey tekrar kafasında canlanmaya başlamıştır.

Gus Van Sant'ın Gerry ile başlayan tarz değişikliği burada da aynen devam ediyor. Aslına bakılırsa tarz olarak Ölüm Üçlemesi (Gerry-Elephant-Last Days) ile My Own Private Idaho karışımıymış gibi geldi bana. Tek planlık uzun sekanslar, aniden yavaşlayan görüntüler, aynı sahneyi farklı planlardan en az iki kere izlemek gibi alamet-i farikaları burada da var. Bunlara zaten Elephant ve Last Days'den alışkınız. Zaman zaman video klip estetiğine kayan sahneleri de çok hoşuma gitti. Paranoid Park'ta kaykaycıların peşine takılan kamerası ortaya hoş görüntüler çıkarıyor.

Belki gereksiz olacak ama hayranı olduğum Ölüm Üçlemesi (Gerry-Elephant-Last Days) ile kıyaslarsak Last Days dışındakilere oranla biraz daha zayıf kalıyor. Ama Last Days'den de iyi yani.

Gus Van Sant'tan Elephant ile başlayan gençlerin sorunlu dünyalarına uzatığı kamerasını biraz daha o minvalde hareket ettirmesini -burayı okumasa da- istiyorum.

Ayrıca oyuncuları seçerken my space'de bir grup mu kurmuş, oylama mı yapmış, ne yapmışsa oradan seçmiş işte oyuncuları. Son zamanlardaki oyuncu seçimleriyle ilgili bir yazıyı yakında kaleme alacağım Gus Van Sant başlığı altında yorumlayacağım.

Sinema Hurileri

Yanılmıyorsam http://www.buzcevheri.com/ dan http://www.pitekantropus.com/ a gönderilen bir mim konusu. Konu güzel. İçerik ondan da güzel. Gece yatmadan önce düşündüm biraz bu konuyu. Ve alın size benim sinema hurilerim. Yalnız, baştan söylüyorum: Bu liste burada bitmez!



Cate Blanchett


Güzellik ile yeteneğin aynı vücutta buluştuğu cennetten bir parça. İki erkek çocuk annesi, The Aviator ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde Oscar kazanmış, zaman zaman sarı, zaman zaman kızıl saçlarıyla, pürüzsüz cildiyle, tatlı gülüşüyle dikkat çeken, bizzat tanışmasam da büyük saygı duyduğum dünyalar güzeli. Yetenekli Bay Ripley, The Gift, Haydutlar, Yüzüklerin Efendisi Serisi, Heaven, The Aviator, Babel filmlerinin baş tacı.























Meg Ryan


"Hadi canım sen de" diyenleri Taksim Meydan'ına davet ediyorum. Gelin kapışalım! Kavga bile ederim Meg için. Kariyer açısından pek de ele avuca gelmeyen filmleri olduğunu biliyorum ama o romantik filmlerin vazgeçilmezi, tamam mı? Bebek gibi gülümsüyor ne güzel. O yeter ki gülümsesin. 300 yıl boyunca bıkmadan usanmadan seyrederim onu. Harry Sally ile Tanışınca, Sevginin Bağladıkları, Mesajınız Var, Melekler Şehri, Kate ve Leopold filmlerinin yıldızı... Bakın: "Çak Akın" yapıyor bana... Göremiyorsunuz ama bu satırları yazarken ağlıyorum ben. Bir insan bu kadar mı güzel olur?!


























Keira Knightley

Hayatımın Çalımı Beckham ile dikkat çekti, Karayip Korsanları ile tanındı, Pride an Prejudice ile Oscar'a aday oldu, araya berbat bir Domino sıkıştırdı, Kefaret ile yeteneğini tam olarak kanıtladı, kalbimi çalmasına ramak kaldı. 23 yaşında bir yıldız. Yönetmen olayım görüşürüz seninle Keira.
Google'dan ufak bir resim taraması yaptım da verdiğin pozların çoğu hafifmeşrep be Keira. Olmaz o iş. Annemin yüreği kaldırmaz!
Dediğim gibi; bu liste burada bitmez.

12 Nisan 2008 Cumartesi

Acı Tatlı Hayat (A Bittersweet Life)




Ji Woon Kim'in yazıp yönettiği 2005 yapımı müthiş bir Güney Kore filmi.

"Güzel bir bahar günü genç bir öğrenci dalların rüzgarda hareket ettiğini fark eder ve ustasına sorar: 'Dallar kendi kendilerine mi yoksa rüzgar yüzünden mi hareket ediyor?' Görmek için başını kaldırmadan cevap vermiş usta: Harekete ne dallar ne de rüzgar sebep olur. Bu senin kalbinde ve aklındadır."
Sun Woo bir otelin restoranında çalışmaktadır. Aynı zamanda otelin sahibinin fedailerinden birisidir. Uzakdoğu dövüş sanatlarını da pek güzel icra etmektedir. Yalnız yaşamaktadır, biraz utangaçtır ve sevgilisi yoktur.

Birkaç günlüğüne şehir dışına gidecek olan patronu ona bir görev verir. Kendisi şehir dışındayken genç ve güzel sevgilisine göz kulak olmasını ister. Çünkü Sun Woo patronun en sağlam adamlarından birisidir. En güvenilir adamıdır. Ayrıca genç kızın başka bir sevgilisi olduğundan şüphelenmektedir. Ondan, kızı takip etmesini ve gerçekten başka bir ilişkisi varsa kendisini aramasını, eğer o da olmuyorsa olayı kendi kendine halletmesini söyler.


Sun Woo, iyi anlaşan genç çiftleri takip eder ve gecenin sonunda evi basar. Çocuğu da bir güzel pataklar. Tam patronu arayacakken genç kızın saçını kulak arkasına attığını görür ve patronunun, "Ya da kendin hallet" demesi aklına gelir, telefonu kapatır. Çocuğu evden kovar ve bir daha görüşmemelerini tembihler. Patrona da haber falan vermez. Patron ise şehir dışı gezisinden döndüğünde ilk olarak genç kızın yanına uğrar. Kızın soğuk tavırlarından da ters giden bir şeyler olduğunu, Sun Woo'nun kendisine "ters" yaptığını anlar. Hatta Sun Woo'nun geç kıza aşık olduğunu bile düşünür. Kendisine yalan söylenmesinden nefret eden Patron, en sağlam adamı Sun Woo'nun kalemini kırar. Ama hayatının hatasını yapar. Patron'un yaptığı yanlış çok büyük arkadaşlar çok!

Asya filmlerine karşı önceden önyargım vardı benim. Küçkken izlediğim vurdulu kırdılı filmlerin bunda etkisi çok büyük tabii. Küçükken seve seve izlerdim tabii ama büyüdükçe daha adamakıllı filmlere yönelince, televizyonda rastlasam bile elimin tersiyle iterdim bu filmleri. Fakat son zamanlarda büyük ilerleme kaydetti Asya sineması. Chan Wook Park, Wong Kar Wai filmleri ve isimlerini bilmediğim birçok yönetmenin birçok filmi. Aha! Kim Ki Duk'u da unutmamak lazım. He bir de son olarak canavarlı bir film vardı. Adını unuttum şimdi. Google'a da bakmaya üşeniyorum. Neyse, o da çok ses getirmişti yani.

Yönetmen Ji Woon Kim son zamanlarda sıkça rastladığımız ve iyi yapıldığında da bayağı etkileyici olan bir şey yapıyor. Farklı türleri başarılı bir biçimde aynı potada eritiyor. Kimi sahnelerde sinir bozulurken adamın haline acıyorsunuz. Kimi sahnelerde yüreğinize bal kaymak çekiliyor. Kimi sahnelerde yüreğiniz cam kırıkları gibi darma duman oluyor. Kimi sahnelerde aksiyondan yerinizde duramıyorsunuz. Alaycılığını Takeshi Kitano'dan alan bu film koridordaki dövüş sahnesi ile Old Boy'a selam yolluyor ve şiddeti kullanımı ile aynı filme saygı duruşunda bulunuyor. Elbette Old Boy kadar sert değil ama en az onun kadar iyi bir film bu.

O kadar beğendim ki bu filmi sonuna kadar anlatmak isterdim ama izleyecek olanlar için hoş olmazdı bu. Görüntüleri ve müzikleri de çok güzel ayrıca. Peki Sun Woo genç kıza gerçekten aşık mı? Cevabı filmin açılışında anlatılan minik hikayede gizli. Bunun vurgulandığı sahne öyle bir kurgulanmış ki anlatım budur derim ben. Çok ahım şahım değil o sahne ama işte diyorum ya anlatım budur yani.

Bu yönetmenini ikinci uzun metrajı. İlk filmi Karanlık Sırlar. Onu da izledim. O da güzeldi. Farklı türleri aynı potada eritme olayı orada da vardı. Sürpriz final olayına da farklı bir bakış getiriyordu bence. Beğendim ama o filmi buraya şimdilik yazmaya niyetim yok. Fakat Acı Tatlı Hayat'ı şiddetle tavsiye ediyorum!
"Bir sonbahar gecesi genç öğrenci ağlayarak uyanmış. Ustaya bu tuhaf gelmiş ve sormuş: Bir kabus muydu? Öğrenci 'hayır' demiş.
-Üzücü bir rüya mıydı?
-Hayır ustam rüya öyle güzeldi ki...
-Öyleyse niye bu kadar üzgünsün?
Genç öğrenci göz yaşlarını silmiş ve yavaşça cevap vermiş: Çünkü gördüğüm rüya asla gerçek olamaz."
İzleyin!

07 Nisan 2008 Pazartesi

SAKİN


İlk defa pitekantropus'un sayfasında ve bizim muglasozluk'te rastladım Sakin isimli gruba. Sözlükte müzikten anlayan bir arkadaş tavsiye etmişti bunları. Bir de pitekantropus'tan duyunca merak edip web sayfalarına girmiştim. "Ses" bölümünden iki tane eski parçalarını indirebiliyorsunuz. Elif isimli şarkıları çok güzel. "Bir film yok hayatını çeken / Bir sen ve daha sen / Seni gözetleyen" gibisinden bir şeyler diyorlardı. Çok da hoş müziği var ayrıca. Dinliyorum günlerce falan. Neyse, birgün de elektronik eşya satan markette dvd filmlerin arasında geziniyorum. İçeride bangır bangır müzik çalıyor ama kulak tırmalamıyor yani. Hoş... Alacağımı aldım, çıkmam lazım ama, "Dur" diyorum kendime." Şu şarkı bitsin o zaman çıkarım". Merak ettiğim halde şarkıyı kimin/kimlerin söylediğini sormuyorum. Aradan günler geçiyor. Birkaç tane şarkılarını da youtube'da falan dinleyince o marketteki kişilerin bunlar olduğunu anlıyorum. Fırsatımı bulunca da gidip albümlerini alıyorum. Birbirinden güzel 11 parçaları var:
1. Kor Bir Ay
2. İkarus Başarsa
3. Laleler Beyaz
4. Bir Ses
5. Edepsiz Komedya
6. Bu Defa
7. Denek Hayatım
8. Yağmur Güncesi
9. Kırmızı Oda
10. Dönsün
11. Sentetik Sezar
Cenker Kökten, Onur Özdemir, Özdemir Dereli, Soner Özışık isimli abilerden oluşan grubu ben çok sevdim. İki gündür belki de elli kere dinledim. Şiddetle tavsiye ederim.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık