31 Mayıs 2008 Cumartesi

Ortaya Karışık

...Ryan Gosling'in Half Nelson'daki oyunculuğuna hasta olup, ayılıp bayılıp, filmi en az on kere daha izlemek, istikrarına şaşırmak, aktör olmak istemek, ufaktan ufaktan kısa filmler çekmeye başlamak, sinemayı ne kadar sevdiğini fark etmek, sinemanın yüce bir şey olduğunu anlamak, günde 4-5 saat uykuyla ayakta kalmak ama mutsuz olmamak, belki de bunun için mutlu olmak, sakal bırakmak, yıllardır saçlarını taramamak, 1.70'e 3'lük odada oturup yazı yazmak, kitap okumak, sabaha kadar oturup sabah ezanıyla birlikte yatmak, haftasonları uykuya doymak, fotoğraf çekmek, açılacak ufak çaplı serginin heyecanı, ölü gibi gezmenin getirdiği boşvermişlik hissi, belimden aşşaa Kasımpaşa ayakları, aslında her şeyin farkında olmak, Paris Je T'aime'deki kısa filmlerden ders almaya çalışmak, Half Nelson'ı bir kez daha izlemek, Ryan Gosling'e hayran kalmak, Vega dinlemek, rock müzik grubu kurmak ve cırtlak sesinle böğüre böğüre şarkı söylemek istemek, olumlu düşünmek, hatta olumsuz bir şey yazamamak, alttan kalan derslerin bir tanesinden 85 almak, diğerinden kalacağım diye korkmak, defterle gitar, kalemle davul çalmak, 5 saatlik uykuya rağmen sabahları kalmakta zorlanmamak, iş çıkışı yüzüne vuran rüzgar yüzünden felaket derecede mutlu olmak, öğrencilik hayatını hatırlamak, yeniden öğrenci olmak ama sınav stresi yaşamamak istemek, pamuk şekere benzeyen bulut çekme takıntısı, sevdiği filmleri tekrar tekrar izleme takıntısı, toplu taşıma araçlarındaki birbirine karışan parfüm kokuları, minibüste küçük bir kızın gelip de yanına oturması, virajlarda senden destek alması, kolunu bacağına dayaması, sonra da dönüp gülümsemesi, giderken öpücük atması, işine yarayacak şeylerin karşına çıkması yüzünden kendini şanslı hissetmek, kendini gösterebilme fırsatı yakalamak, başkalarının düşüncelerini öğrenmek, uzun zamandır yüz yüze görüşemediğin dostunun karşına çıkması, elini sıkmak, sohbet ederken sabaha kadar uyumamak, vedalaşırken mutlu ayrılmak, kızlarla şişe çevirmece oynamak ama terbiyesizliğin dozunu arttırmamak, zaten bir süre sonra utanarak vazgeçmek, duvara Paranoid Park'ın afişini asmak, eskilerin aklına gelmesi ve hem üzülüp hem sevinmek, Half Nelson'ı takrar izlemek, Ryan Gosling'e hayran kalırken aktör olmak istemek, yönetmen olmayı zaten yıllardır istemek, ufaktan ufaktan kısa filmler çekmeye başlamak, bir şeye benzetemese de tecrübe oluyor ayaklarına yatmak, uykusuzluktan kelimeleri toparlayamamak, İstanbul'da bir tane bile kalmayan Gattaca'yı Mersin'den sipariş etmek ama "tamamen duygusal" sebepler yüzünden almaya gidememek, uzun zamandır araştırmak istediğin konuda her türlü yardımı alabileceğin birisiyle tanıştırılmak üzere olmak, çayı açık içmek, kahveyi sütlü içmek, iki yudum tatlının mide bulandırması, sıcak browni -ya da ıslak kek- ile çay içmek, gırtlağından aşağıya doğru şelale akması, masal yazmaya çalışmak, hoşgörülü olmaya çalışmak, sinirine dokunsa da alttan almayı bilmek, kalp kırmaktan çekinmek, kendini bilmek, sevmek, özlemek, saygı duymak, broşür dağıtmak, boşta kalan elin utancını yaşamak, bir süre sonra umursamamak, alışmak, daha rahat olmak, bir yerde broşür dağıtan birisini görünce gidip broşür istemek, hata yapınca özür dilemek, halı saha maçlarına gitmek, ter atmak, gençliğin verdiği çeviklikle şekil yapmak, gazete almak için yarım saatlik yol yürümek, beş aydır kontör yüklememek, "ulaşılmaz" olmak, Half Nelson'ı takrar izlemek, Yumurta'yı izleyip o kadar ödülü ne için verdiklerini anlamamak...

29 Mayıs 2008 Perşembe

circasswish

Kendisi bizim www.muglasozluk.com (link vermeyi bilmediğim için böyle yazıyorum. Teknoloji özürlüyüm, evet) 'un en iyi yazarlarındandır aslında. Çok çok iyi bir kalemi vardır. Etkileyici, akılda kalıcı şeyler yazar. Dikkat çekmek için özellikle bir çabası yoktur. Az ve öz yazar. Sever, sayarız kendisini. Rica ettik; kırmadı, blog açtı. Fakat o da ne? Sadece üç yazıda bıraktı olayı. Mim'ledik ama ona bile karşılık vermedi. Belki utanır diye yazıyorum bunları. Belki utanır da o sağlam kaleminden mahrum bırakmaz bizleri... En azından beni.

Sözüm sana circasswish;

Hocam döktürüver üç beş bir şey ya. Seni okumak büyük zevk. İstersen sözlükte yazdığın şeyleri kopyala yapıştır yap :) Yeter ki yaz hocam sen yeter ki yaz. Bak; çekeceğim kulağını ha ;)

Pitekantropus ya da Sinemabed.com

Artık sinema ile ilgili yazılarımı -burasını hepten boşlamadan- www.sinemabed.com (bizim pitekantropus işte) adresinde yazacağım. Şimdilik sadece Wallace ve Gromit , Half Nelson ve O... Çocukları isimli filmleri yazdım. Pitekantropus , ben , Taylanov ve aramıza katılacak yeni arkadaşlar sayesinde site daha iyi, bilgili bir içeriğe sahip olacak.

25 Mayıs 2008 Pazar

Rüya

Çocuk kumsalda oturmuş kıyıyı ıslatan denizi seyrediyor. Güneş tam tepede. Rüzgar olmasa dünyanın cehennemden farkı kalmayacak. Bir kadın, çocuğa yaklaşıp elindeki rengarenk ipleri veriyor ve birkaç metre arkalarındaki tahtaya dizmesini söylüyor. Kadının söylemesinden sonra tahtanın farkına varan çocuk onun isteğini yerine getirmek için ayağa kalkıyor. Ayaklarını sürttüğü kum ona yeni kavrulmuş helvayı anımsatıyor. Tahtanın başına geçip kadının elindeki ipleri alıyor. Tahtanın arasına dizmek üzereyken avuçlarında bir canlanma oluyor. İpler yavaşça birleşip ilginç bir şekil alıyor. Çocuk bu şekli güvercine benzetiyor. Çocuk geçmeyi beklediği dersten kalmış öğrenci kadar şaşkın. Dönüp bakıyor: Kadın yok. Fark ediyor: Sahil boyunca balina kadar büyük güvercinler kendilerini kumsala vurmuşlar. İnsanın yüreğine jilet atan keman sesi gibi inliyorlar. Tüyleri dökülmüş. Bulundukları yerde balinalar olsa belki bu kadar şaşırtıcı olmazdı. Çocuk elindeki güvercine benzettiği şekle bakarak ağlamaya başlıyor. Dizlerinin üstüne çökerek ağlamaya devam ediyor. Güvercinlerin iniltilerine hıçkırıklarıyla eşlik ediyor.

Bulutlar güneşin önünü kapatıyor. Elineki güvercini helvaya benzettiği kumsalı eşeleyerek gömüyor.

Çocuk, Geniş Açı'dan görüyor kendisini. Ekran yavaşça kararıyor.

Ekran yavaşça aydınlanıyor. Çocuk, Geniş Açı'dan görüyor kendisini. Bir otobüs durağında oturuyor. Tarih: 29 Mart 2006. Güneş tutulması... Otobüs yaklaşıyor. Yarısından fazlası boş. Şoför bilinmedik sokaklara girip çıkıyor. Sonunda öyle bir yere giriyor ki daha fazla ileriye gidemeyeceğini, yolun devamını yürümek zorunda olduklarını söyleyip yolcuları arabadan indiriyor. Sonra da geldiği gibi geri gitmeye çalışırken çevredeki evler, ağaçlar, otobüs dondurma gibi erimeye başlıyor. Yolcular koşarak tepeyi çıkıyorlar. Tepenin diğer tarafında çöl var.

Ekran yavaçşa kararıyor.

11 Mayıs 2008 Pazar

Pamuk Şekere Benzeyen Bulut Çekmeye Çalışmak

Hayatımın en güzel günlerinden birisi olabilecekken dangalaklığım yüzünden fotoğraf makinasının kapağını açmam sonucu bütün pozlar yandı. Halbuki ne güzel başlamıştı gün. Her zamanki gibi Rıfat Abi'ye gidip bir siyah-beyaz bir de renkli film almıştım. Önce siyah-beyazı takıp fotoğraflar çekmeye başlamıştım. Sabah erken kalkabilseydim ya da kalktığım halde "beş dakika daha" deyip geri yatmasaydım Büyük Ada'ya gidecektim. Boğaz turu için de sorduğumuz fiyat "E ebenin..." çektirtince Eminönü-Kadıköy arası ring atmaya karar verdik. Hem hocamdan aldığım makina hem de benim kameram boynuma çaprazlama takılıydı. Bir yandan fotoğraf çekerken diğer yandan kamerayla görüntüler yakalıyordum. Fotoğraf çekmek felaket ketif veren bir şeydir ama bu seferkinin keydi daha başkaydı. Bambaşkaydı. Yakaladığım kareler gözüme iyi görünüyordu. Kadıköy'de canımız sıkılınca filmleri tab ettiririz düşüncesiyle Eminönü'ne geçtik. Bir yere oturmuş yemek yerken filmi geri sarayım dedim... Allah'ım hatırlamak istemiyorum! Nasıl da yaşardı gözlerim. Yüzümden düşen on bin parça! Öldüreyim kendimi diye düşündüm. Belki kurtarabiliriz diyerek Rıfat Abi'ye gittik ama dükkanı çoktan kapatmış. E tabii pazar günü... Biz de renkli olan filmi taktık. Asıl amacımızı daha gerçekleştirememiştik. Pamuk şekere benzeyen bulut çekememiştik. Güneş yeni yeni batmak üzereydi. Halil ve Savaş'tan ayrılarak tekrar vapura bindim. Kadıköy'e giderken bulutlar daha pembeleşmemişti. İnince sahil tarafından bir o yana bir bu yana gittim ama yine de ele avuca gelecek bir şey çekemedim. Karşı kıyıya geçmek için Eminönü vapuruna binecektim tekrar ama o da ne?! Eminönü seferleri sona ermiş. Onun için Karaköy vapurunu beklemek zorundayım. Güneş dünyanın bu kısmını karanlığa bırakırken bulutlar pembeleşmeye başlamıştı. Beş dakika önce kalkan vapura yetişebilseydim denizin ortasında pamuk şekere benzeyen çok güzel fotoğraflar çekebilirdim. Ama iskelede beklerken bulunduğum açıdan bu pek mümkün değildi. İçim içimi yiyordu. Yine de bir kaç kare yakaladım ama aklımdaki gibi değildi hiç biri. Sonunda Karaköy vapuru geldi ama bu sefer de bulutlar pamuk şekerden çok küflenmiş ekmeğe benziyorlardı. Küçükken annemin aldığı ayakkabının beş dakika sonra yırtıldığı zamanki gibi üzgün hissettim kendimi. Gözlerim yaşardı.

Futbolcuların temcit pilavı makamındaki sözleriyle terk-i diyar eyliyorum bu sayfayı:"Önümüzdeki maçlara bakacağız."

Bir de Zardanadam'dan gelsin be: "Bana bir eğlence medet modunda takılıp bütün gece / En azından kendimce rövanşı alacağım hayattan"

"Neden saçların beyazlamış arkadaş? Sana da benim gibi çektiren mi var?" Çekmek demeyin bana! Bütün çektiklerim mahvoldu be!

Bir de Gül Kendine'nin içinde geçen sözlerden gelsin: "Biter mi sandın tüm dertlerin? Yenilmesen, hiç büyümezdin." İşte bu motive ediyor biraz.

Yaptığım dangalaklık tecrübe oldu bana. Bir daha nasıl film sarılacağını asla unutmam! Pamuk şekere benzeyen bulutla randevumuz sonraya kaldı.

09 Mayıs 2008 Cuma

Haftalık

Geçen hafta sonu bizim Halil'i görmeye gittim. Yüksekokuldan hem ev hem de oda arkadaşıyız. Yani bayağı sıkı fıkıyızdır. Gitmişken de gece orada kaldım. Kameramı da illa ki aldım yani. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru canımız iyice sıkılmaya başladı ve bir şeyler çekmeye başladık evin içinde. İki dakikalık "kısa film" diyemeyeceğim bir şey. Kötüydü ama olsun. Sonuçta basamak sayılır. İzlerken mutlu oldum.

Pazar günü akşam üstü eve dönerken bir yağmur başladı. Minibüs durağı ile evin arası beş dakika falan. Millet saçakların altına girmiş saklanıyor. Ben severim yağmuru. Felaket iyi hissederim kendimi yağmurlu havalarda. Kamerayı koynuma saklayıp kot ceketimin önünü ilikleyerek başladım yürümeye. Daha bir dakika olmadan sırılsıklam oldum. Ama kafaya takmıyordum yani. Yağmur damlaları vücuduma çarparken iyi hissediyordum kendimi. Saçlarımı falan da geriye yatırdım. Görseniz... Böyle Bradd Pitt, Leonardo DiCaprio, Johnny Depp karışımı bir şeymiş gibi hissettim kendimi (İnanmayın yahu abartıyorum sadece. Fiziki açıdan kendi hakkımdaki düşüncelerim bunlar değil :) ). Neyse, Belediye Saray'ının önünde bir kalabalık var. Millet yapmış düğününü, çıkıp arabalara binecekler ama yağmurun dinmesini bekliyorlar. Köşeden bir yerden bir kahkaha kopup kulaklarımın içine yerleşiyor. Başımı çevirip ağızlarıyla mı gülüyorlar acaba, diye bakıyorum. Ağız değil mağara mübarek. Tebessüm ediyorum onlara doğru. Sonuçta şeker değilim, erimem. Islanmak ne ki? Adım attıkça ayakkabımın havalandırma yerlerinden sular taşıyordu. Bundan çocukça bir haz aldım. Bir çocuk gibi su birikintisinin üzerinde "cup cup cup" diye zıpladım.

...

Ezgi'nin Günlüğü'nün ücretsiz halk konserine grupça gittik. Tabii geç gittiğimiz için ancak merdivenlerde yer bulabildik. Bir süre sonra ayaklarım, popom falan uyuşmaya başladı ama ne gam?! Hüsnü Arkan ile Eylem Atmaca masal okuyorlar resmen.

Dışarı çıkmak isteyen birisine yol vermek için biraz yana eğiliyorum. Aslında biraz değil, fazlaca eğiliyorum. O kadar eğiliyorum ki kafam yanımda oturan kişinin kafasına çarpıyor. "Küt" ediyor bir şey. Dönüp bakınca da göz göze geliyoruz. Karşı cinsten birisi olsa hoş bir anı olurdu belki ama çarptığım kişi sekiz/dokuz yaşlarında bir çocuk. "Oyş" diye kafasını ovalarken gülümsüyor. Onun önünde oturan hocam ile göz göze geliyoruz; gülümsüyor. Çocuğun annesine bakıyorum; gülümsüyor. Önümde oturan arkadaşa bakıyorum; gülümsüyor. İki adım geriye çekilip kendime dışarıdan bakıyorum; gülümsüyorum.

"Gül Kendine! Bak; Ne Kadar Güzelsin!"

04 Mayıs 2008 Pazar

Magnolia


Paul Thomas Anderson'ın üçüncü uzun metrajı. Başrollerde... Aslında P.T. Anderson'ın çok karakterli filmlerinde baş rolden söz etmek pek mümkün değil. Oynayanlar; Tom Cruise, Julianne Moore, John C. Reilly, William H. Macy, Philip Seymour Hoffman, Philip Baker Hall, Melora Walters, Jeremy Blackman...

Dokuz kişinin yağmurlu bir günde birbirleriyle kesişen hayatını anlatıyor P.T. Anderson. Kadınları tavlama konusunda seminerler düzenleyen ukala bir adam, eşini ve çocuğunu yıllar önce terk etmiş ve şimdilerde hasta yatağında ölmeyi bekleyen bir adam, kocasıyla sırf parası yüzünden evlenmiş bir kadın, yardım sever bir polis memuru, babasıyla yıllar önce yaşadığı bir olayın travmasını hala üzerinde taşıyan sorunlu bir kadın, "what do kids know?" isimli yarışmanın gözdesi dahi bir çocuk, aynı isimli yarışmanın yıllar önceki birincisi, iyi huylu bir hasta bakıcı ve "what do kids know" isimli yarışmasının kansere yakalanan yapımcısının yaşantıları bir gecede ucundan kıyısından kesişiyor... Biraz daha açalım;

Kadınları tavlamam konusunda seminerler düzenleyen Frank program sonrasında bir televizyoncu ile röportaj yapar ve sorduğu soruların çoğuna verdiği cevaplar yalandır... (En gereksiz olan şey arkada kalandır!)

Eşini ve çocuğunu yıllar önce terk etmiş zengin bir adam genç ve güzel bir kadınla evlenmiştir. Şimdilerde ise hasta yatağında ölmeyi beklemektedir ve yıllar önce terk ettiği çocuğunu son bir kez görmek istemektedir.

Yaşlı kocasıyla sırf parası yüzünden evlenen güzel kadın hayatının son günlerinde onu gerçekten sevdiğini fark eder ve ölmeden önce vasiyetinden kendisini avukatı aracılığıyla mahrum bırakmasını ister.

Evini terk etmiş, yalnız yaşamakta olan, kendisini uyuşturucuya ve günü birlik ilişkilere teslim etmiş, yıllar önce babasıyla yaşadığı bir olayın etkilerini hala üzerinde taşıyan sorunlu kadın şikayet üzerine evine gelen polis memuruyla tekrar görüşmek istemektedir. ("Bu içimden geldi. İçimden geleni yapmak da hoşuma gitti.")

Günde kendisine gelen en az yirmi şikayetten birisine bile yardımcı olursa kendisini mutlu hissedecek olan polis memuru yine gittiği evlerden birisinde karşılaştığı kadınla tekrardan görüşmek istemektedir. (Bir çok insanın göremediği doğru olanı yapmanın zorluğudur.")

What Do Kids Know isimli yarışmanın gözdesi, zeka küpü Stanley, kendisine sevgisini göstermekten aciz, onunla sadece çıkarları yüzünden birlikte olan babasıyla birlikte yaşamaktadır. İstediği en önemli şey de babasının kendisine iyi davranmasıdır! ("Ben oyuncak bebek ya da şirinlik muskası değilim! Akıllı olmam beni bir şey yapmıyor!")

What Do Kids Know isimli yarışmanın yıllar önceki birincisi, gelecek vaad eden, verecek sevgisi olan ama ne yapacağını bilmeyen Donnie, ailesinin yarışmadan kazandığı paraya el koyması sebebiyle resmen batağa saplanmıştır. Artık eskisi gibi zeki birisi olmadığını, tam bir aptal ve işe yaramaz birisi olduğunu düşünmektedir. ("Melekler ile çocukları karıştırmak hata değildir!")

Hasta yatağında ölümü bekleyen ve son isteği olarak yıllar önce terk ettiği çocuğunu görmek isteyen Earl'e elinden gelen her yardımı yapmaya hazır olan iyi huylu Phil'in tek amacı yardımcı olmak. ("İstediğin her şeyden pişman olabilirsin. Bundan utanma... Bu kahrolası hayat öylesine zor ki. Ben ne yaptım? Ben ne yaptım? Ben ne yaptım? Bana yardım et Phil.")

What Do Kids Now isimli yarışmanın yaşlı yapımcısı kendisini yıllar önce terk eden kızını görmeye gitmiştir ama hiç beklemediği şekilde karşılanmıştır. Kız onu görünce deliler gibi çığlık atmaya başlamış ve onu evinden kovmuştur. Kız kendisine yıllar önce babası tarafından tecavüz edildiğini iddia etmektedir fakat adam böyle bir şeyi hatırlamadığını söylemektedir.

Önceki dokuz paragraf filmin olay iskeletini oluşturmaktadır. Üstüne aile içi ilişkiler, bağışlamak, nefret etmek, bilinçsiz ebeveynler, sebep sonuç ilişlileri, af dilemek, bilinçli seçimler, pişmanlıklar, rastlantılar gibi temaları da ekleyince ortaya böyle kaliteli bir film çıkıyor işte. Ve en azından benim çıkarabileceğim sonuç Boogie Nights'taki gibi "İNSANA İNSAN GİBİ DAVRANMAK!" "İnsana insan gibi davransınlar başka bir şey istemiyorum! Stanley de bir gece yarısı babasına öyle diyor işte: "Bana iyi davran baba... Bana iyi davran baba."

Daha önce söylemiştim, elime geçen her fırsatta da söylüyorum: Karakterlerinin insancıl yönlerine ağırlık verdiği ve insana insan gibi davranılması gerektiğini vurguladığı için Paul Thomas Anderson'ı çok seviyorum.

Karakterler birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında birisinin yaptığı herhangi bir şey bir diğerinin hayatını ister istemez büyük ölçüde etkiliyor. Yönetmen nasıl bir hikaye anlatacağını unutulmaz giriş sahnesiyle bildiriyor. Bu birbirini tanımayan karakterlerin birbirleriyle kesişen yollarının öyküsü benim bildiğim kadarıyla ilk defa burada anlatılıyor. Daha önce yaptıysa Robert Altman yapmıştır ama bildiğim şey doğru ise bu yapıyı ilk defa P.T. Anderson kullanmıştır. Sonrasında Crash, 11:14, Alejandro Gonzalez Inarritu ve Guillermo Arriaga'nın ortak ürünleri(Ameros Perros, 21 Gram, Babel) bu yapıdan fazlasıyla esinlemişlerdir. Ve nedense Magnolia saydığım bu filmlerden -11:14 dışında- biraz daha geri planda kalmış gibime gelir. Ama benim için onlardan aşağı kalır yanı yoktur! Üç dalda aday olduğu Oscar'lardan eli boş dönmüş fakat Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü kazanmıştır.


Dvd ekstralarında çekim hatalarına, Frank'in kadınlarla ilgili olan seminerlerine ve tv reklamlarına, Magnolia'nın tanıtım filmlerine ve tv reklamlarına, Save Me isimli şarkının video klibine, son olarak da uzunca bir yapım belgeseline ulaşılabiliyor. Yapım belgeselinin sonunda P.T. Anderson'ın Altın Ayı Ödülü'nü kazanmasını seyredebiliyoruz. Kimi yerlerde Fiona Apple'a da rastlayabiliyoruz. Birbirlerinin hayat arkadaşları da.

Gereksiz olacak belki ama izlenmesi gerektiğini şiddetle tavsiye ediyorum! Bu etkileyici film metaforunu anlamadığım ilginç bir finalle bitiyor. Ve yanlış hatırlamıyorsam Manolya en zarif, incinmesi en kolay çiçekmiş.

02 Mayıs 2008 Cuma

Mim - 5 Kelime 5 Terane

"Tanrılar mutluluğu saklamaya karar verdiler."

Mutsuz ve zamanının çoğunu ıspanaklı börek yemekle geçiren bir grup raptiye, mutluluğun Leke Diyarı'na saklandığını öğrendiler. Koltuğuna çakılı vaziyette bulunan Baş Raptiye en çok güvendiği on raptiyesini Leke Diyarı'na gidip, mutluluğu bulup getirmeleri için görevlendirdi. Leke Diyarı paralel bir evrende bulunmaktaydı ve raptiyeler Donnie Darko'yu en az 1500 kere izledikleri için paralel bir evrene nasıl geçeceklerini, zamanda nasıl yolculuk yapabileceklerini biliyorlardı. Şimdi sırada gökyüzünde açılacak bir kurt deliği bulmak vardı.

...

Açılan kurt deliği evrendeki her şeyi vakumluyordu. Metal araçlarına binen raptiyeler kurt deliğinin içine girdiler. Akışkan bir şeyin içinden geçer gibi, suyun mermer üzerinden akması gibi, kurt deliğinden geçtiler ve paralel evrene girdiler.

"Paralel evrende yolculuk yapanlar ayarlanmış bir uyanış sonrası gözlerini açarlar. Kimileri bu deneyimin tutsağı olurken kimileri yaşadıklarını hatırlamayacaktır."

Leke Diyarı en uzak memleketin, en yüksek ve geniş dağının arkasındaki marketten sola sapınca, beşinci ile altınca caddenin kesiştiği köşede bulunuyordu. Tabii oraya seferler düzenleyen herhangi bir ulaşım aracı yoktu. Ancak yürüyerek gidebilirlerdi ama M.ö. 500 yılından beri oraya gidenler geri dönmüyordu. Mutsuzluktan kurtulmak, mutluluğa ulaşmak için o yolu yürümeye kararlıydılar. İçlerinden birisi hapşırdı. Diğeri, "Çok yaşa" diyerek cebinden selpak çıkardı. Hapşıran raptiye tam ağzını burnunu silmek üzereydi ki dokuz katlı selpak açıldı, açıldı, açıldı ve kocaman oldu. Yavaşça havalanırken raptiyeler onun üzerine atladılar ve yolculuğa başladılar. Yükseklerden uçtular, dereleri aştılar, karlı dağlardan geçtiler, soğuk sulardan içtiler, az gittiler, uz gittiler, dere depe düz gittiler ve sonunda Leke Diyarı'na vardılar. Duvarların, camların, sokakların, evlerin öbek öbek, puan puan leke olduğu bir yerdi burası. Raptiyelerden birisi yoldan geçene sordu, "Mutluluk nerede" diye. Yoldan geçen kişi düşündü ve "Bir kere semiştim ben ondan" diye cevap verdi, yoluna devam etti. Başka birisine sordular, "Mutluluk nerede" diye. O da raptiyelere son model arabasını gösterdi. Bütün raptiyelerin ağzı açık kaldı ve gözleri kamaştı. "Burada daha çok mutluluk var" dedi arabanın sahibi. Raptiyeler yollarına devam edirken Leke Diyarı'nda tertemiz bir ev gördüler. Leke Diyarı'nda tertemiz bir ev... Camdan çıkan evin sahibi, "Çok param olduğu için evimi dış cephe ile kaplattım. İçerisi de cillop gibi. Elsidi ekranda maç seyrediyorum. İsterseniz gelin" dedi. Bizim raptiyeler şaşkın şaşkın yollarına devam ettiler. Bu muydu mutluluk? Son model araba mıydı, Elsidi televizyon muydu, çok paranın olması mıydı? Akıllarında dolanan onlarca soruyla selpak mendili açıp kendi diyarlarına gitmek için hazırlanacaklarken karşılarına üstü başı berbat durumda olan, çok pis kokan bir adam geldi ve onlara burada gördükleri şeylerin gerçek mutluluk olmadığını söyledi. Sonu olan şeylere bağlanmamak gerektiğini anlattı. Maddesel şeylerin gelip geçici olduğunu, dış görünüşün yanılsamadan ibaret olduğunu, önemli olan aslı şeyin ruh olduğunu, çünkü kendisinin aslının ruhunun olduğunu anlattı. Raptiyelerden birisi, "Ruh nedir" dedi. Adam, "Gerçek sensin" diye cevap verdi. "Gözünün gördüğü her şey bir araçtır. Gerçek mutluluk elle tutulamayandır, içinde olandır" dedi. Ağızları beş karış açık kalan raptiyeler duyduklarını anlamlandırmaya çalışırken adam yanlarından geçerek yoluna devam etti. Raptiyelerden birisi, "Gerçek mutluluk nerede" diye bağırdı. Adam aynı desibelden bağırarak cevap verdi;

"Tanrılar mutluluğu keşfedilmesi çok zor olduğu için kişilerin(insanların) kalplerine gömdüler!" diye bağırdı.

------------------------------------------------------
Pitekantropus'un bana gönderdiği kelimeleri kullanarak yazdığım bir öykü. Sadece yelek kelimesini kullanmadım. Araklıklı olarak toplamda dört buçuk saatte yazdım. Şu an işteyim de her zaman bilgisayar başında durmam mümkün olmuyor. Onun için yani... Ulan ne yazıyorum ben, diye düşünmeden, mantık aramadan, tamamen bilinç akışı tekniğiyle, fütursuzca yazdım bu öyküyü. Gerisini boş verin.

Ben de buradan circasswish'i mimliyorum. Kelimelerin; kanatsız, selvi boylum al yazmalım, pencere, tarak, toka olsun. Kolay gelsin :)

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık