Bir Garip Rüya
Öyle güzeldi ki... Güzelliğini tarif etmek için yapmayı düşündüğüm betimlemeleri kelimelerle toparlayamayınca zihnimin en işlek duvarlarına film afişleri gibi çeşit çeşit kazıdım. Hafızamı kaybetsem, sevdiğim filmleri unutsam, adımı hatırlamasam, o güzelliği yine de unutmam. Melekler de böyle olmalı, diye düşünüyor insan. Ve ahireti yedi yaşında bir çocuk gibi merak ediyor.
Gecenin köründe uyanıyorum. Kendi odamdayım. Gözlerimin karanlığa alışmasını bekliyorum. Karanlık laciverte dönüşünce ayağa kalkıp odanın ışığını yakıyorum. Uzaklardan bir müzik sesi geliyor. Notaları takip ederek ilerliyorum. Salonu ve mutfağı geçerek binanın girişine geliyorum. Merdiven altındaki odanın kapısı açık. Hızlıca hareket eden parmakların klavyeye çarpma sesi duyulurken, monitörün ışığı duvarlarda hızlıca hareket ediyor. Yavaş adımlarla ilerleyip aralık kapıyı sonuna kadar açıyorum. İçerideki yatakta birisi yatıyor. Oda tabandan tavana kadar sigara dumanıyla kaplı. Orada yatan kişinin sağlığı açısından iyi bir şey değil bu. Tanıdık mı diye bakıyorum ama gözüm hiç bir yerden ısırmıyor. Zaten yüzünü de tam olarak göremiyorum. Siyah saçları yüzünü kapatmış. Eğilip nazik bir bilek hareketiyle saçlarını omzunun arkasına atıyorum. Öyle güzel ki tarifi çok zor. Başımı yana yatırıp başının paraleline getiriyorum. Yüzüme çarpan nefesi meltem rüzgarı gibi. Odanın bir köşesinde benim yaşlarımda bir çocuk bilgisayar başında bir şeyler yapıyor. Böyle bir rüyada hiç bir esprisi yok. Figüran bile değil. Alakasızlığından, umursamazlığından böyle bir melek ile ilişkisi olmadığını anlıyorum. O dallamayı kendi haline bırakıp bir elimi boynunun altına, diğer elimi diz kapağının arkasına atarak minyon vücudunu kavrıyorum. Kırk yıllık eşimmiş gibi kucaklıyorum onu. Rahatsız olduğu için hafifçe inliyor ama kollarını boynuma doluyor, başını omzuma yaslıyor, yanağı yanağıma değiyor. Derin bir nefes alıyorum. Boynunun, saçlarının kokusu ciğerlerimi ordu gibi ele geçiriyor. Gardım düşmüş. Silahsızım, savunmasızım. "Aşk" denilen kapıyı galiba az önce araladım.
Mutfağı ve salonu geçerek odamın önüne geliyorum. Kapıyı, arkamı dönerek popomla ittirerek açıyorum. Ayaklarını köşelere çarpmasın diye odaya çaprazlama giriyorum. Bir bebeği yatırır gibi, kuş tüyünün yere yavaşça düşmesi gibi yatağıma yatırıyorum onu. Yorganı da boynuna kadar çekiyorum. Öyle güzel ki seyretmeyle yetinemeyeceğimi anlayıp bir adım ileri gidiyorum ve pamuk yanağına öpücük konduruyorum. Sonra da mutfağa geçip altıma bir sandalye çekiyorum. Birkaç dakika içinde yaşadığım her şeyi gözümün önünden tekrar geçirirken halıya sürtünen ayak sesleri duyuyorum. O kız -melek mübarek- salonun ortasında ayakta duruyor. Hemen fırlayıp oturması için bir sandalye çekiyorum. Gülümseyerek oturuyor. Sandalyeyi de tam beni görecek şekilde düzeltiyor. Öylece gülümsüyor. Dudaklarının şekli aklıma ay çöreğini getiriyor da ben de gülümsüyorum. Alnının ortasına düşen perçemleri sol eliyle sol kulağının arkasına sıkıştırıyor. Ben gülümsüyorum. O gülümsüyor. Galiba gülümsememiz bir ömür boyu sürecek. Buna bile razıyken saatin altıyı yirmi dakika geçtiğini haber veren telefonum haykırmaya başlayıp, omuzlarımdan çekiştire çekiştire beni rüyamdan uyandırıyor, rüyalarımın kızından ayırıyor! Bir yanım sabaha lanet ederken, diğer yanım gördüğü şeylerden dolayı gayet mutlu.
Rüyalarımın Kızı;
Suretin zihnimin en işlek caddelerine, duvarlarına kazındı!

