30 Haziran 2008 Pazartesi

Bir Garip Rüya

Bir perinin asasıyla hokuspokuslanmış gibiydim. Monitöre boş boş bakarken rüyamda çok güzel bir kız gördüğümü söyledim. Sol gözümden bir damla yaş aktı. Görmemesi için başımı yana çevirip avucumla sildim onu. Uykusuzluktan olsa gerek...Yersen! "İşte o senin rüyalarının kızı" dedi.

Öyle güzeldi ki... Güzelliğini tarif etmek için yapmayı düşündüğüm betimlemeleri kelimelerle toparlayamayınca zihnimin en işlek duvarlarına film afişleri gibi çeşit çeşit kazıdım. Hafızamı kaybetsem, sevdiğim filmleri unutsam, adımı hatırlamasam, o güzelliği yine de unutmam. Melekler de böyle olmalı, diye düşünüyor insan. Ve ahireti yedi yaşında bir çocuk gibi merak ediyor.

Gecenin köründe uyanıyorum. Kendi odamdayım. Gözlerimin karanlığa alışmasını bekliyorum. Karanlık laciverte dönüşünce ayağa kalkıp odanın ışığını yakıyorum. Uzaklardan bir müzik sesi geliyor. Notaları takip ederek ilerliyorum. Salonu ve mutfağı geçerek binanın girişine geliyorum. Merdiven altındaki odanın kapısı açık. Hızlıca hareket eden parmakların klavyeye çarpma sesi duyulurken, monitörün ışığı duvarlarda hızlıca hareket ediyor. Yavaş adımlarla ilerleyip aralık kapıyı sonuna kadar açıyorum. İçerideki yatakta birisi yatıyor. Oda tabandan tavana kadar sigara dumanıyla kaplı. Orada yatan kişinin sağlığı açısından iyi bir şey değil bu. Tanıdık mı diye bakıyorum ama gözüm hiç bir yerden ısırmıyor. Zaten yüzünü de tam olarak göremiyorum. Siyah saçları yüzünü kapatmış. Eğilip nazik bir bilek hareketiyle saçlarını omzunun arkasına atıyorum. Öyle güzel ki tarifi çok zor. Başımı yana yatırıp başının paraleline getiriyorum. Yüzüme çarpan nefesi meltem rüzgarı gibi. Odanın bir köşesinde benim yaşlarımda bir çocuk bilgisayar başında bir şeyler yapıyor. Böyle bir rüyada hiç bir esprisi yok. Figüran bile değil. Alakasızlığından, umursamazlığından böyle bir melek ile ilişkisi olmadığını anlıyorum. O dallamayı kendi haline bırakıp bir elimi boynunun altına, diğer elimi diz kapağının arkasına atarak minyon vücudunu kavrıyorum. Kırk yıllık eşimmiş gibi kucaklıyorum onu. Rahatsız olduğu için hafifçe inliyor ama kollarını boynuma doluyor, başını omzuma yaslıyor, yanağı yanağıma değiyor. Derin bir nefes alıyorum. Boynunun, saçlarının kokusu ciğerlerimi ordu gibi ele geçiriyor. Gardım düşmüş. Silahsızım, savunmasızım. "Aşk" denilen kapıyı galiba az önce araladım.

Mutfağı ve salonu geçerek odamın önüne geliyorum. Kapıyı, arkamı dönerek popomla ittirerek açıyorum. Ayaklarını köşelere çarpmasın diye odaya çaprazlama giriyorum. Bir bebeği yatırır gibi, kuş tüyünün yere yavaşça düşmesi gibi yatağıma yatırıyorum onu. Yorganı da boynuna kadar çekiyorum. Öyle güzel ki seyretmeyle yetinemeyeceğimi anlayıp bir adım ileri gidiyorum ve pamuk yanağına öpücük konduruyorum. Sonra da mutfağa geçip altıma bir sandalye çekiyorum. Birkaç dakika içinde yaşadığım her şeyi gözümün önünden tekrar geçirirken halıya sürtünen ayak sesleri duyuyorum. O kız -melek mübarek- salonun ortasında ayakta duruyor. Hemen fırlayıp oturması için bir sandalye çekiyorum. Gülümseyerek oturuyor. Sandalyeyi de tam beni görecek şekilde düzeltiyor. Öylece gülümsüyor. Dudaklarının şekli aklıma ay çöreğini getiriyor da ben de gülümsüyorum. Alnının ortasına düşen perçemleri sol eliyle sol kulağının arkasına sıkıştırıyor. Ben gülümsüyorum. O gülümsüyor. Galiba gülümsememiz bir ömür boyu sürecek. Buna bile razıyken saatin altıyı yirmi dakika geçtiğini haber veren telefonum haykırmaya başlayıp, omuzlarımdan çekiştire çekiştire beni rüyamdan uyandırıyor, rüyalarımın kızından ayırıyor! Bir yanım sabaha lanet ederken, diğer yanım gördüğü şeylerden dolayı gayet mutlu.

Rüyalarımın Kızı;
Suretin zihnimin en işlek caddelerine, duvarlarına kazındı!

28 Haziran 2008 Cumartesi

İşkembeden Sallama


Lars and the Real Girl'in açılış jeneriğinde çalan müzik öyle hoş ki insana huzur veriyor. Bu filmi bir kızla izlediğimi hayal ettim. Sonra hayalimin gerçekleştiğini düşündüm de gülmeye başladım. Sonra da mutlu oldum. Yemin ederim sapıkça şeyler düşünmedim.

Bize son zamanlarda hayatımızda ne gibi değişiklikler olduğunu sordu. Ben de günlük gibi kullandığım blogumu -benim şu eski blog işte- iletişime kapattığımı, eskisi adar küfür etmediğimi ve etmeyeceğimi, daha adamakıllı şeyler yazacağımı söyledim. Gülümsedi. "Bu iyi bir şey" dedi. İki sıra yanımda oturan kız gülümseyerek, "Çok garipsin" dedi. Sadece gülümsedim. Herhangi bir şey söylemedim. Bunu daha önce bir kızdan daha duymuştum. Bu lafı üçüncü veya beşinci duyuşum değil ama ne zaman bir kızdan duysam aklıma Donnie Darko geliyor. Bu benim gerçekten garip birisi olduğumu göstermiyor tabii. Çıkışta söylediği şeye alınıp alınmadığımı sordu. "Hayır, hayır. Sorun değil." dedim. "Gerçekten sorun değil mi?" dedi. "Sorun değil. Bunu ilk defa duymuyorum." dedim. Dediğim gibi böyle söylemeleri benim gerçekten garip birisi olduğumu göstermiyor tabii.

Okulla ilişkim tam olarak kesilmemişti. Bir öğle arası bizim sözlükte takılırken cep telefonum çaldı. O zaman hattım kapanmamıştı. Arayan ses tanıdıktı: Müdüre Hanım. "Neden aradığımı tahmin edebiliyor musun?" dedi. Tabii ki edebiliyordum. Konuşmamızın bir hafta sonrasıydı. Kendimi kapısının önünde beklerden buldum. Sabah 10:00 falan. Daha kahvaltı bile etmeden oraya gitmiştim. İçerde birisi olduğu için sekreterin yanında bekliyordum. Bu sekreterin dünyanın en güzel 100 şeyinden birisi olduğuna yemin edebilirim. Beklerken o kadar sıkıldım ki koltukta vücudum gibi tipim de kaydı. Sekreter klavyenin yanındaki bisküvi paketini gülümseyerek bana uzattı. Oturduğum yerde hemen düzelerek paketten iki tane bisküvi aldım. Teşekkür ettim. Gülümseyerek "Afiyet olsun." dedi. Çok mutlu oldum. Öyle mutlu oldum ki kendi derdimi unuttum. Bisküviden ısırık aldığım zaman Müdüre Hanım'ın odasının kapısı açıldı. İçeri gireceğim için elimdeki bisküvileri sekreter ablanın masanın bir kenarına koydum. Sorun olur mu diye sordum. Olmayacağını söyledi. İçerden bizim bölüm hocalarından bir tanesi çıktı. 13 yıllık öğrencilik hayatım boyunca tartıştığım tek eğitmenim. Öğretmenlik hayatının ilk yılıydı. Bunu bizim gibi öğrencilere söylememeliydi. Ona karşı alabildiğine lakayıt olduk. Bir gün yoklamaya alıyordu. Evet, yoklamayı kendisi alıyordu. Sıra beni geçtiği için önümde oturan Yasin'le konuşuyorduk. Daha doğrusu onu dinliyorduk. Bize çantasında duran bir paket gösterdi. Paketi görünce bizi bir gülme tuttu. Sonra hoca bize susmamızı söyledi. Biz de sustuk ama gülmeye devam ediyorduk. "Bir de gülüyorlar ya şunlara bak!" dedi hoca. Ben de, "Olayı kişiselleştirmeyin hocam. Gülmemizin sizinle bir alakası yok" dedim. O da "Ne kişiselleştirmesi be" gibilerinden bir şey söylemeye çalıştı ama "kişiselleştirmek" kelimesini telaffuz edemedi. Harfler birbirine girince ortaya komik bir şey çıktı. Bütün sınıf ona gülünce bu sefer daha da sinirlendi. O sinirle bana laf soktu. Sinirden gözlerim yaşarınca ağzımı açamadım. Neyse, bir öğretmenler günü çiçek götürüp gönlünü aldık sonra.

Tam Müdüre Hanım'ın kapısından içeriye girecekken aldığım ısırık ağzımı kuruttu. Lavaboya gitmek için izin istedim. Elime yüzümü yıkayıp, çeşmeden su içtim ve Müdüre Hanım'ın odasına girdim. Küçük bir konu için uzun bir konuşma oldu. Yaklaşık bir saat kadar sürdü. Konuşmak beni rahatlatmıştı ama korkum daha geçmemişti. Kapıyı yavaşça kapatıp giderken arkamdan sekreter hanım seslendi. Dönüp baktım. Masasının kenarına bıraktığım bisküvileri bir peçeteye sarmış, bana doğru uzatıyor. Gülümseyerek teşekkür ediyorum. "Afiyet olsun" diyor.

Evin yanında kına gecesi var. Tam bizim evle karşı ev arasında. Düzeneği kuruyorlar. Arada "Ses...Putuf putuf... Deneme deneme..." falan yapıyorlar. Msn'de mahalleden eski bir arkadaşla rastlaşıyoruz. Akşam sokağa çıkarmıy mışım? Takılırmışız. Çıkmayacağımı söylüyorum. "Biz gelir seni alırız" diyor. Kaçacak bir yer bulmam lazım. Evin önündeki insanlar çoğalmaya başlayınca dışarı atıyorum kendimi. Gazete almaya gideceğim ve gazete alabileceğim en yakın yer yarım saat uzaklıkta(Evet, böyle bir çevrede oturuyorum işte.) Sonra da biraz yürüyüş falan yaparım. Akşamı öldürürüm evimden uzak mahallelerde. Üzerimi değiştirip fırlıyorum. Tam demir kapıyı örtüyorum ki evin hemen yanında Uğur ile Yusuf var. Yanlarında kızıl saçlı bir hatun var. Beyaz tenli, kızıl saçlı, siyah pantolonlu, sarı tişörtlü. Çekinmeden söyleyebilirim: Felaket seksi. Onlara görünmeden içeri girmek için cebimdeki anahtarı çıkarmaya çalışıyorum. Anahtarı tam çıkaracakken Uğur ile göz göze geliyoruz. "OoOoOo Akın..." diyor nağmeli bir şekilde. Bu nağme Yusuf'un da dikkatini çekiyor tabii. Bir "OoOoOo" da ondan geliyor. "Vay ulan sen nerelerdeydin?"li , "Lan sen ne yavşak adamsın?"lı , "Bir ara ayarlasınlar da halı saha maçı yapalım. Geçen sefer nasıl koyduk ama"lı cümlelerden sonra uyduruk bir bahaneyle uzaklaşıyorum. Tam köşeyi dönünce bir arkadaşın annesiyle rastlaşıyoruz. Oğlu yani arkadaşımı askere giderken uğurlamamıştım. Görmezden gelemiyorum. Durup konuşuyoruz. Onu da atlatıp biraz uzaklaşınca rahatlıyorum. Ana caddeyi geçiyorum. Mahalleden uzaklaştığım için mutluyken karşıdan bizim külüstür geliyor. Annem "Nereye gidiyorsun" gibisinden el hareketleri yapıyor. Araba dursun diye yaklaşıp biraz eğiliyorum ama babam vınlayıp gidiyor. Bu adamla aramda uçurumlar var.

"Koşma yoruldaysan
Anaforda boğulduysan
Sen de korkuyorsan yalnızlıktan
Bilmeyi istemiyorsan
Bir an bile gülmüyorsan
Sen de sıkıldıysan yalanlarımızdan"

"Bana bir şey hissettiremiyor" demiş. "Zaten hiç aramıyordu ki" demiş. "Konuşkan da değildi zaten. Odun gibi çocuktu" falan demiş. Bunu söyleyen kişi de karşısındaki konuşmadan konuşmazmış. Aranmamaktan yakınırmış ama kendisi bir kere bile aramamış. Odun gibi değilmiş ama hafifmeşrebin tekiymiş. O kısa sürede atmadığı yalan kalmamış. Zanet meymenetsizin tekiymiş. Zorlasan bile gülmezmiş. Asıl amacı neymiş; kimse bilmezmiş!

Bir müzik giriyor araya. İnleyen keman sesinin her her tınısında kalbime jilet atılıyor. Ses insanın içine öyle işliyor ki jilet satışları tavan yapıyor. Televizyondan, radyodan, megafonlardan herkese bu müzik dinletiliyor. Kapım çalıyor...

"Ne güzel sürpriz bu böyle
Hoşgeldin
Boşver, çabalama
Konuşmak zorundan değilsin
Hem hareketlerinden, küçücük mimiklerinden
Kalbini okurum ben"

Çalan müziği o da dinlemiş. Onun da kalbi kanıyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Pansuman niyetine Jeux D'enfants'ı izlemeyi tavsiye ediyorum. Başka seçeneği olmadığı için kabul ediyor. Oturup izlemeye başlıyoruz. Hem gülüp hem ağlıyoruz. Sonuçta mutluyuz. Bir de bakıyorum: Kalplerimizin üstüne balkaymak çekilmiş. Yaralarımız dinmiş, müzik kesilmiş. Elini yanağıma koymasıyla birlikte kalbim göğüs kafesime abanmaya başlıyor. Yattığı yerde doğrulup daha da yaklaşıyor. Pamuk gibi dudakları çatlamış dudaklarımla tanışıyor. Tanışmaktan memnun olduğu çatlakların üzerinde şikayet etmeden gezinmesinden belli. Ilık bir rüzgar eserken oda dönmeye başlıyor. Bulunduğumuz mekan değişiyor. Çeşitleri yüzleri bulan çiçek bahçesindeyiz. Lars and the Real Girl'ün açılış jeneriğinde çalan müzik gelip kulağımın dibine bağdaş kuruyor.

-Harika fotoğraf için Seda'ya teşekkürler.
-"Yüreklere balkaymak çekmek" deyimini bana kim kazandırdıysa Allah razı olsun. Gerçi sürekli kullanınca anlamı kaybolacak gibi oluyor ama...

24 Haziran 2008 Salı

Başlık Olarak Yazacağım Kelime Yarım Saattir Dilimin Ucundaki Salıncakta Sallanıyor

...

Yazmak güzel şey. Güzel yazıyı okumak ondan da güzel. Persepolis çok çok güzel. Belleville'de Randevu damarım tuttu. Dvd ya da vcd hangisini bulursam almam lazım. Senaryolaştırmayı düşündüğüm fakat yarım bıraktığım öyküye parça parça devam ediyorum. Mutluyum bunun için. Sonu ilginç olacak galiba. Başı zaten belli. Sonu da yavaş yavaş oluşuyor. Bu akşam öss muhabbeti açıldı da annem "2 yıllık okulu 3 yıla uzattın. Sanki tutturursan 4 yıl yıllık okuyabileceksin de... Hıh. 4 yıllığı da 10 yılda bitirirsin herhalde" falan dedi. Eskisi gibi sinirlenmedim. Birkaç saniyeliğine dikkatlice gözlerinin içine baktım. "Ne bakıyorsun be tip tip. Manyak!" dedi. Bana neden değersizmişim, bir bok değilmişim gibi davrandığını sordum. Çekirdek yiyordu. Dizine dökülmeyen kırıntıları aldı. Bana baktı ve hala tip tip baktığımı görünce "Karşımda dikilme be çekil şurdan!" diye bağırdı. Birkaç saniye daha durup çekildim. Mutfağa gidip mısır yedim. Aslında ön sol taraftaki iki dişim takma olduğu için ısırmaya korkuyordum ama aifyetle yedim. Sağ taraftaki dişlerimi kullanmak gibi dahiyane bir fikir geldi aklıma. Suyunu falan emdim. Koçanın iliğini kuruttum. Sonra dayanamayıp iki tane daha yedim. Ellerimi yıkarken öğle arasında babamla ettiğim hayali kavga geldi aklıma. Geçen gün benim bir yanlış anlamam yüzünden çıkan tartışmada felaket küfürler etti bana. Üzerime falan yürüdü. Bilgisayarıma dokunmasına izin vermediğim 12 yaşındaki yeğenim araya girmeseydi iki yumrukta şaftımı kaydırabilirdi babam. Bana doğru attığı birkaç adımda merdivenlerden beşer - onar zıplayıp girişe kadar inmek, ayakkabılarımı giymeye kalkışmadan elime alıp kapıdan fırlamak geçti aklımdan. Dayak yemek düşüncesi bile kötü bir şey. Arada sırada kafama yediğim yumrukları saymazsam son yediğim dayak unutulmazdı. Lars Von Trier ile Michael Haneke filmlerinden karma bir sahne gibiydi. Yediğim dayağın ortak yönlerini daha sonrasında Chan Wook Park'ın Oldboy'unda gördümde sinema salonundan çıktıktan sonra bir köşeye oturup soluklanmıştım. Bu ve buna benzer şeyleri samimi bulduğum ya da samimiyet kurmak istediğim birilerine yüz yüze anlatıyorum. Bunu mabolla abinin varsayımı gibi ajitasyon çalışması olarak görebileceklerinden az biraz korkuyorum. Ama daha sonra düşündüğümde eğer öyle düşüneceklerinden emin olsam bunları onlara zaten anlatmazdım ki diyorum. Eğer öyle bir niyetim varsa bu gözlerim diş macunu gibi önüme aksın da Gus Van Sant filmi izleyemeyeyim, Half Nelson'daki Ryan Gosling'i göremeyeyim, seksi bir bayan dikizleyemeyeyim de erekte olamayayım, Türkiye'nin son dakika gollerinden birine rast gelemeyeyim de boğazım kağıt gibi yırtılana kadar bağıramayayım, melek yüzlü bebeklerin masum güzelliklerinde huzur bulamayayım. Kulak zarım kamyon altında kalan futbol topu gibi patlasın da Teoman dinleyemeyeyim, Animasal'ı dinleyemeyeyim de içim makarna suyu gibi fıkırdamasın, Mor ve Ötesi dinleyemeyeyim de aynı sözlere üç-beş anlam birden yüklemeyeyim, Deniz Özbey'in sesine aval aval kilitlenmeyeyim. Allah'ım aklımı alsın da defteri gitar, kalemi mikrofon yapıp şarkıcı büyüklerime vokal yapamayayım.


Belki de antrenör Adnan'ın tüm adiliklerine inat edip amatör kulüpteki futbol yaşantıma devam etmeliydim. Dernektekilerle halı saha maçı yaparken aklıma geldi bu fikir. Dünyanın yükü omuzlarındaymış gibi, beş şişe şarabı fondiplemiş gibi ayyaş bir görüntüsü olan ben, yapay çim serilmiş sahada oradan oraya koşturunca, orta sahanın ortalarından gol atınca, asist yapınca, top çalınca, 1 saat sona erip de zil çaldığında "Vay Akın sen neymişsin" lafını 13 ağızdan birden duyunca, utanıp da ellerimi yüzüme siper yapınca fark ettim bunu. Hayatımda en iyi şekilde yapabileceğim bir şeyler olduğunu fark ettim de o ılık gece ciğerlerime çektiğim hava bile bal kaymak etkisi yarattı bedenimde. Ama artık yürekten istediğim şey bu değildi. İlgi alanlarım rotasını yüz seksen derece kıralı saçlarıma jöle sürdüğüm yıllardı (Yanlış anlaşılmasın: Saçlarım maşallah aslan yelesi gibi. Sadece artık taramayı sevmiyorum. Ama yatağım gibi dağınık da durmuyor yani.)

...

18 Haziran 2008 Çarşamba

İnsancıl Anlar

#Bölüm 1: Yontulmamış Odun #
İki gündür hasta gezen Çocuk kendisini iyi hissettiği bir Cumartesi günü dışarı çıktı. Kalabalık caddelerden birinde sallana sallana gezerken internet kafede işi olduğu aklına geldi ve soluğu en yakın kafede aldı. 1 adet okunmamış posta iletisi vardı. Postayı gönderen bir Dost'uydu ve daha önce konuştukları gibi onu sinemaya davet ediyordu. Çocuk kendisini iyi hissettiği için davete olumlu cevap verdi. Fakat Dost da kendisini kötü hissediyordu. Bunun için Pazar günü buluşmayı tavsiye etti. Pazar günü işi olduğunu belirten Çocuk bugün buluşmaları gerektiğini söyledi. Monitörün başında başı ağırmaya başlayan Çocuk attığı postaya cevap gelmesini bekledi. Yaklaşık on beş dakika kadar bekledi ve cevap gelmedi. Kafeden minibüs durağına doğru yürüdüğü sırada daha da fenalaşan Çocuk eve gider gitmez babaannesine kaynattırdığı nane limonu içip yatar. Dost aklından tamamen çıkmıştır.

Dost iş çıkışı buluşacakları yere gider. Beklemeye başlar. Yoldan geçen binbir çeşit insanı seyreder o halsiz haliyle. On dakika, yirmi dakika, otuz dakika derken bir saatten fazla orada bekler. Ama Çocuk gelmez. Sinirli bir biçimde buluşma yerinden ayrılırken motorsiklet altında kalma tehlikesi atlatır. Daha da sinirlenir. Hararetli adımlarla otobüse yürürken elini çantasının cebine attığında bir eksiklik hisseder. İyice açıp baktığında da eksikliğin 50 YTL kadar olduğunu görür. Otobüse binerek evine gider. Ertesi gün internette Çocuk ile karşılaşırlar. Çocuk olayı söyleyerek kuru bir özür diler. Kız da sorun olmadığını söyler.

-Birkaç Ay, Birkaç Gün, Birkaç Saat, Birkaç Dakika Sonra-

Çocuk: Hulk'a gidelim mi? Edward Norton oynuyormuş. Liv de var. Biletler benden.
Dost: Olmaz. Ben gelmem.
Çocuk: Aaa! Neden?
Dost: Sen geçen sefer gelmedin ya onun için.
Çocuk: Ama şöyledir, böyledir, falan, filan...
Dost: Aldığım karar bu. Seninle sinemaya gelmeyeceğim. Geçen sefer seni bir saatten fazla bekledim. Hem de Pazar günü buluşmamız gerektiğini söylemiştim ha. Sen Cumartesi günü buluşmamız gerektiğini söylediğin halde gelmedin. Haber de vermedin. Şöyledir, böyledir, falan, filan...

Çocuk, Dost'un yaşadıklarını duyunca utanır, yerin dibine girer, mahcub olur, cevap veremez.

-Kefaret-
Ertesi gün buluşma yerine giden Çocuk uzunca düşünür. Ne kadar ayıp ettiğini bir kez daha anlar. Dost'a buluşmak için söz verdiği yerde iki saatten fazla hiçbir şey yapmadan bekler ve eve dönüşte 100 YTL'sini yırtarak çöpe atar.

#Bölüm 2: Kedi Kadın#
İçinde gazete olan büyük poşeti fırlatır gibi bıraktı Kadın. "Yardım eder misin Çocuk?" diye sordu birkaç metre önünde yürüyen kişiye. Çocuk arkasını dönerek Kadın'a baktı ve yanına giderek yerdeki poşeti aldı. Gidecekleri yerin çok uzakta olmadığını söyledi Kadın. Elindeki küçük poşettekileri de gördüğü kedilerin önlerine yesinler diye fırlatıyordu. "Kedileri çok mu seviyorsunuz?" diye sordu Çocuk. "Bütün hayvanları çok severim ama gücüm sadece kedileri beslemeye yetiyor. Kendi gırtlağımdan keserim ama yine de onları beslerim. Gel. Bu sokaktan gidiyoruz." dedi ve soldaki ilk sokağa girdiler. Sağlı sollu park eden arabaların bir bölümünü sokak lambası aydınlatıyordu. "Poşeti şuradaki arabanın önüne bırakır mısın?" dedi. Çocuk, işaret edilen yere gittikçe sağdan soldan kediler çıkmaya başlıyordu. Kediler gittikçe çoğalmaya başladı. Çocuk poşeti yere bıraktığında etrafında yirmiden fazla sokak kedisi vardı. Kadın'ın elindeki poşeti açıp yere çömelmesiyle birlikte hepsi o bölgede yumak oluşturdu. Kadın poşeti kaldırarak bir köşeye çekildi. Kediler de ayaklarının dibinden, poşetin altından Kadın'ı takip ediyorlardı. Kadın, poşetten bir avuç alarak yavaşça önlerine doğru serpti ve onları beslemeye başladı. "Sen gidebilirsin." dedi Çocuk'a. "Allah razı olsun." dedi Kadın.
-Amin. Cümlemizden Allah razı olsun.
-Allah tuttuğunu altın etsin.
-Amin. Sizin de.
-Allah bol kazançlar versin.
-Amin. Size de.
-Allah gönlüne göre versin.
-Amin. Sizin de.
-Höst ulan! Yaşım geçti benim.
-...
-Teşekkür ederim poşetimi taşıdığın için.
-Rica ederim.

-Birkaç Gün, Birkaç Saat, Birkaç Dakika Sonra-
Çocuk kaldırımdaki insanları tek tek çalımlayarak ilerliyordu. Karşıdan gelen yaşlı bir çifte dar kaldırımda yol vermek için yan döndü. O sırada yolun karşısındaki marketin yan sokağına giren bir Kadın gördü. Elindeki büyük beyaz poşeti taşımakta zorlanıyordu. Poşetle birlikte topallaya topallaya yürüyordu. Kaldırımdan indi. Tıpkı ilkokulda öğrettikleri gibi önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakarak araba olmadığına dair gönül tayinini aldı ve yolun karşısına geçti. Kadın'ın arkasından yavaşça yaklaşarak poşeti almak için hamle yaptı. Kadın, refleks olarak poşeti sıkıca tutarak çekti. Çocuk'u görünce gülümseyerek poşeti ona uzattı.

05 Haziran 2008 Perşembe

Ortaya Karışık - 2

-Harun Tekin'in İstasyon İnsanları yorumu mükemmel olmuş.

-Tanrı Vernon Little(Vernon "God" Little)'ı Pawel Pawlikowski yönetecekmiş. Şükür! My Summer of Love kefil oluyor bize. Fakat imdb'de film türüne komedi yazılması içimi ürpertiyor. Romanın dramatik yapısının içine etmesinler. Yalvarırım! Hem gülüp hem ağlamak isterim. "Benim en büyük kusurum korku. Psikopat olmam gereken bir dünyada başarılı olmama yetecek kadar yüksek sesle bağıramıyorum. Tanrı'yı oynayamayacak kadar utangacım." satırlarını okuduktan sonra uzandığım kanepeyi tekmelediğim gibi sinemada da koltuğu yumruklamak isterim. Dramatik yapısının içine etmesinler yeter.


-Çiçeklerin Meryem Anası ve Başka Sesler, Başka Odalar okunacaklar listemde. Onlardan sonra Mahabharata'yı tekrar gözden geçirmeliyim.


-Öss'ye ta Kadıköy'de gireceğim. Öss formuna Beyazıd veya Taksim demiştim ama şu işe bakın. Sınav 09:30'da. Umarım geç kalmam.


-Mezarlıkların tapusu olduğunu öğrendim geçen gün. Çok şaşırdım. Eğer mezarın tapusunu almazsanız naaşı çıkarıp, taşı falan söküyorlarmış. Çukuru boşaltıp başkası için hazır hale getiriyorlarmış. Yakınını kaybeden bir abi anlattı. Ne kadar doğrudur; bilemem.



-Sorulan soruların çoğuna cevap veremedim. Odun gibi oturup sadece önüme baktım. İnanılmaz gergindim. Cevap verememenin utancı felaket rezil bir şey. Benden bir tane daha olsun ve bana tekme tokat girişsin, ağzımı burnumu kırsın istedim. Sehpanın üzerinde ölümüne sabit beklerken afacan çocukların yanlışlıkla attığı top yüzünden devrilen ve onlarca parçaya bölünen bir vazo gibi onlarca-yüzlerve parçaya bölüneyim istedim. Ama hayır. Mazoşist değilim. Bir köşeye çekilip ağlamak istedim. Eğer bunu yapsaydım çok rahatlardım.


-Salonun ortasındayken annesi, çocuğunun yanına gelerek ona sarıldı ve şöyle dedi: "Seni çok özledim." Sonra da yanaklarından öptü. Çocuğu da kendisini öpsün diye yanağını iyice yanaştırdı ama Çocuk onu öpmedi. Oku atmadı. Doğru olanı yapmadı. Galiba doğru olanı yapmak daima zor olandı. Ama yine de sarıldı. Sarıldı fakat öpmedi. Bildiği sorulara cevap vermeyip susmayı tercih ettiği zamanlardaki gibi pişmandır belki. Vicdanı fare kapanına sıkışmış ciyaklıyor sanki. Göz pınarlarından taşıp yanaklarında dere oluşturan damlalar her şeyin cevabı halbuki.

-The Diving Bell and the Butterfly(Kelebek ve Dalgıç)'ın kamera hareketleri çok iyiydi. Olayları uzun süre Jean'ın gözünden anlatan kamera onun bizi onun içine sokarken, "Görüntü yönetmeni ne iş yapar" sorusunu cevaplıyordu. Müzikleri çok hoştu.

-Half Nelson'ı tekrar tekrar izlemekten henüz bıkmadım.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık