29 Temmuz 2008 Salı

...Ben...

Uykusuzluktan geberebilirim. Saat şu an 04:26. Benim 06:20'de kalkmam ve hazırlandıktan sonra dışarı çıkıp 06:53'te gelen servise binmem gerek.

Vücuduma ateşler basıyor. Dün sabah fabrika girişinde neredeyse bir yıldır aynı şeyleri yaptığımı farkettim. Ha, bu arada ben, kendimden bahsetmekten vazgeçemeyeceğim galiba. Bazen bunu sorun haline getiriyorum. Halbuki burası benim tapulu malım gibi bir şey. İstediğimi yazarım.

Ne diyorduk?.. Fabrika girişi... Başımı alıp gidesim geldi. Böyle bir şeyi bir gün kesin yapacağım. Yokluğumu bir süre hissetmezler bile. "Bir insan ne kadar silik olabilir" sorusunun cevabı olabilirim. Ciddiyim, fark edilmem bile. İnce uçlu kalemle fazla bastırılmadan yazılan, sonra da beğenilmediği için silinen bir cümleyim ben.

Anlatıcı, "Kafama bir silah daya ve duvarları beynimle boya" diyor ya nasıl da iştahlanıyorum. Acaba ilaçları kullanmamakla hata mı ettim? Temmuz kötü başladı, kötü gidiyor. Haftasonu kendimi filmlere verdim. The Dark Knight'ı tavsiye ederim. Fay Grim'i sırf Parker Posey gibi bir güzeli görmek için izleyin. Fur, Nicole Kidman'ın en güzel göründüğü filmlerden birisi.

Sabah ezanı okunmaya başladı bile.
Gözlerim gittikça çukurlara gömülüyor. Benden bir tane daha olsa ya...
Alakasız işlere büyük, kemerli burnumu sokmamı sağlayan gereksiz merak duygumdan da sıyrıldım. Zor olmadı. Bazen seviyorum kendimi. Sadece bazen.

25 Temmuz 2008 Cuma

Finding Neverland


Peter Pan, Peri'lerin doğuşunu anlatıyor:

"ilk bebek, ilk defa güldüğünde, o gülüş bin parçaya ayrıldı ve hepsi sekmeye başladı. Ve bu perilerin başlangıcı oldu. Şimdi her yeni bebek doğduğunda onun ilk gülüşü periye dönüşür. Nerede bir çocuk perilere inanmadığını söylese bir yerlerde bir peri düşüp ölüyor."

"Peki ya siz perilere inanıyor musunuz?"

İnsanın damağında sıcak, yumuşak ve acı bir tat bırakan film, çocukların omuzlarındaki ağırlığı hissettiriyor. Özellikle J.M. Barrie'nin Tinkerbell'i yaratırken kimi metafor aldığını öğrendiğinizde boğazınız yumruk gibi bir şeyle düğümlenecek.

Ağlamaktan utanmayın!
Peri'lere inanın!
Kendinize inanın!
Birilerine inanın!
Umut her zaman en son kaybedilen şey!
Umut edin!
İnanın!
Güvenin
Sevin!

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Into the Wild - "Alexander Supertramp"


İşin laf ebeliği kısmını kenara atıp örnek alınması gereken saf bir iradeyle direkt olarak eyleme geçen 22 yaşında bir genç.

Ve şu fotoğraf 148 dakikalık film boyunca gelişen herhangi bir olaydan daha fazla içimi acıttı. Nasıl da içten gülümsüyor. Cennet gibi masal diyarlarında saraylarım olsa birisini ona verirdim ama kabul etmezdi. "Çok yaşa" Supertramp!

16 Temmuz 2008 Çarşamba

...

Geçen gün canım felaket sıkılıyordu. İşteyim. Masanın üstündeki bisküvi paketini gördüm. Çöpe atmak için paketi elime alınca da içinde bir tane bisküvi kaldığını farkettim. Paketi kenarından biraz yırttım. İçinden bir miktar kırıntı döküldü. Geri kalan kırıntıları da çöpe dökmek isterken yanlışlıkla bisküviyi düşürdüm. İçi sıvı çikolata ile kaplı olan bisküviyi çöpe düşürdüm. O bisküvinin dişlerimin arasında parçalanıp dilimin üstünde dağılmasına, sonra da mideme inmesine kendimi o kadar şartlandırmıştım ki düşürmek inanılmaz hayal kırıklığı oldu. Yemin ederim gözlerimden yaş geldi.

Çıkışta her zamanki yerimdeyim. En arkanın soluna kıvrılıyorum. Uyku üzerime enkaz gibi çöküyor. Yorgunluğumu yorgan yapıp gözlerimi kapatıyorum. Bir ara gözlerimi açıyorum. Bekir'in başına geldiği gibi karşıdan karlı dağlar geçmiyor. Denizden kum çekmek için demir atmış gemiler gözüküyor. Gözlerimin üzerine fil oturuyor. Bedenimin dünya ile ilişkisini kestiği sırada servis ne kadar yol alıyor bilmiyorum ama hızlıca geçtiği tümsek yüzünden cama çarptığım kafam felaket acıyor. Servisin içi kahkahalarla dolup taşıyor. Bana güldüklerini düşünürken dışarıdaki bir şeyi işaret ettiklerini fark ediyorum. Kuyruğuna uçurtma kuyruğu bağlanmış bir sokak köpeği avare avare geziniyor. Refleks olarak ben de gülüyorum ama köpekten uzaklaştıkça içim acıyor. Bizim de bir zamanlar köpeğimiz vardı. Çatıda beslerdik. Babam getirmişti. Bir süre sonra götürüp bir arkadaşına vermişti. O da zincirini bağlamadığı için köpek kaçmış mıydı ne... Şoför abiye müsait bir yerde inmek istediğimi söylüyorum. Sonra da birkaç sokak ileriden benim olduğum tarafa doğru gelmekte olan köpeğe doğru yavaşça koşturuyorum. Ama köpek benden kaçıyor. Küçükken köpek beslediğimize bakmayın. Aslında tırsarım ben köpeklerden. Fakat buna yardım etmek istiyorum. Kuyruğundaki uçurtma kuyruğunu çözsem yeter bana. O kaçtıkça ben kovalıyorum. Ama iyice hızlanıyor. Çevredeki birkaç küçük çocuğu da kaçarken korkutunca bırakıyorum peşini. Ev fazla uzakta değil. Yürüyerek gitsem de olur.

Köşeyi dönerken boyu kasıklarıma kadar gelen küçük bir çocuk önümden geçiyor. Kaldırıma oturup ağlamaya başlıyor. Neyi olduğunu sormak isterken yutkunmakla yetiniyorum. Aklıma kendi çocukluğum geliyor. Daha okula başlamadığım zamanlar. Bir akraba düğününe giden ve gün boyunca evde görünmeyen annemi çok özlemiştim. O akşam erkenden yatan ben ertesi sabah annemi mutfakta görünce kollarına atılıp ağlamıştım.

Koltuk altına sıkıştırdığı plastik topuyla ve ters giydiği ayakkabılarıyla benim olduğum tarafa doğru gelen ufaklık sesleniyor: "Tamam olüm gel ya! Kaleye geçmiceksin bundan sonra. Gel hadi! Ağlama, gel!" Gözlerini avuç içleriyle silen bizim eleman gülümseyerek uzaklaşıyor. "Ulan bu muydu beni saniyeler içinde hüzün dalgasına sokan" diyorum ve gülümseyerek uzaklaşıyorum.

Haftalardır öyle uykusuz geziyorum ki konuşurken doğru dürüst cümle kuramıyorum. Sorulan soruya cevap verirken kelimeleri yerlerine oturtmak için biraz beklemem gerekiyor. Kendimi erken yatmaya alıştırmalıyım.

07 Temmuz 2008 Pazartesi

İç Ses


Galiba bazen rahatsız edici olabiliyorum. Meraklı olduğum için yaptığım şeyleri yapmasam, en azından açık etmesem daha iyi olacak sanırım.

Mesela benden bir tane daha olsa, onun böyle insan üstü güçleri olsa, insanların benim hakkımda düşündüklerini falan bilse, sonra da bana gelip "Koçum, insanlar senin hakkında böyle böyle şeyler düşünüyorlar. İnsanların, hakkında böyle şeyler düşünmelerine izin vermesene, bu kadar zayıf karakterli olmasana, güçlü olsana biraz" dese, ardından bana tekme tokat girişse, temiz yüzümü dağıtsa, kemerli burnumu iki yerinden kırsa, beni yerden yere vursa mutlu olurdum galiba.

.........................

Bu arada tek ders sınavından geçmişim. Birkaç hafta sonra diplomamı almaya gideceğim.

04 Temmuz 2008 Cuma

Vah Benim Dertli Başım: Tek Ders Sınavım

Koridorda yürürken saatime baktım: 14:11. Sınav 14:00'da başlamıştı. Kağıdı alır almaz takır takır yazmaya başladım. Galiba bu sefer mezun olabileceğim. Suat Hoca bana "Akın sen misin" diye sordu. En samimi olduğum hoca bana bunu sordu. Galiba eski hocamla yaşadığım şeyi öğrenmiş. Tabii canım öğrenmemelerine imkan yok. Arkadaşlar sonuçta. Suat Hoca'nın gözünden düşmüşüm galiba. "Akın sen misin" derken ki ses tonundan ve bakışından anlaşılıyordu bu. İronilerin adamı Suat Hoca. Euro 2008'deki Türkiye A Milli Futbol Takımı gibiyim. Durdum durdum. Son anda vurdum.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık