30 Ağustos 2008 Cumartesi

Başka Sesler Başka Odalar


Truman Capote(1924 - 1984)'nin yazdığı ikinci, fakat yayınlanan ilk romanı. Annesi ve babası küçük yaşlarda ayrılmış olan Joel annesiyle kalmaktadır. 12 yaşındayken annesi ölür ve o zamana kadar hiç görmediği babasının yanına gitme kararı alır. Daha doğrusu babası onu yanına aldırır. Yanına gittiğinde babasıyla yapacağı şeylerin hayalini kuran Joel için hiçbir şey beklediği gibi olmayacaktır. Her şey olup bittiğinde o da çevresindeki herkes gibi büyüyor, "arkasında bıraktığı çocuğa dönüp bakıyor."

Aylar önce aldığım fakat nedense okumamakta direttiğim bir kitaptı. Araya başka şeyler girdi. Başka şeyler yaptım, başka kitaplar okudum. Geçenlerde canım sıkıldığı için ortalığı karıştırırken buna denk geldim ve can sıkıntısıyla birlikte okumaya başladım. Okudukça sıkıntı aldı başını gitti. Okumaya başladı mı yüzlerce sayfayı deviren birisi değilim. Hatta bir kitapta elli sayfa birden okumuşluğum kesinlikle yoktur (Çavdar Tarlasında Çocuklar hariç.)Onun için bu 206 sayfalık kitabı bir haftada bitirdim galiba. Sel Yayıncılık'tan çıkmış. Ülker İnce, Türkçe'ye çevirmiş.

Capote kendi çocukluğundan fazlaca şeyler katmış bu kitabına. Ve önsözünde dediğine göre kitaplarını ikinci sefer okumazmış. Ama bu yeniden basılacağı için kendisine bir önsöz yazması rica edilmiş. O da kitabı tekrar okumuş ve öyle yazmış önsözü. Bazı bölümlerini yaratıcı ve iyi bulduğunu düşündüğünü yazmış. "İçimdeki kötü cinleri kovma girişimiydi." falan demiş. Valla insanın, en azından benim imgelemimi genişleten bir kitap oldu (yanlış cümle kurdum galiba... imgelem genişlemesi?)

İyi Dilek # 2

"...
İnsan huzur arıyor hayatında. Ben öyleyim en azından ve huzuru böyle bulurum gibime geliyor. Ya çok mu şey istiyorum be Akın?! Aşkta maceraların hatunu değilim ki ben. Adam gibi adam olsun 40 yıl yanında olayım isterim. Öyle bir hayatı paylaşayım isterim. Ama tüm ilişkiler 6 aydan sonra çark ediyor, salak oluyor tipler. Bir bakmışsın adam resmen hükmediyor hayatına. Bir tiranlık almış yürümüş. 'Ulan bu ne?!' diyorsun. 'İstediğim bu değil ki!' Özgür bırakmak lazım sevgiliyi." dedi sevilen, sayılan bir arkadaş.

İlk gençlik yıllarımın saflığıyla sütten ağzım yandığından beri yoğurt yemiyorum ben. Arada hoşlandığım, kovaladığım şeyler oluyor tabii ama tadına bakacak kadar değil. Şu veya bu sebeple bir adım ileriye gidemiyorum; yüz bulamıyorum, yanlış anlaşılmalar oluyor falan... Bazen hayıflanarak yerdeki taşa tekme attığım zamanlar oluyor ama etkisi o kadar da uzun sürmüyor.

Neyse, bizim arkadaş bu giriştekileri söylediğinde mutlu oldum. Evet, çoğu kişi böyle olsun ister ama bunları ilk ağızdan duymak mutlu ediyor insanı. Yardımcı olmak istiyorsunuz. O kadar saf bir şey istiyor ki gerçekleşse bir Allah'ın kulunun itirazı olmaz. Sihirli bir değneğim olsa gerçekleştireyim hemencecik.

Tamam, hokus pokusla olacak işler değil bunlar ama o kadar saf, o kadar masumane ki bir gün bunun gerçekleşeceğine adım gibi eminim. Hatta o gece yatarken "N'olur bu istek gerçekleşsin!" diye dua ettim.

Ertesi gün de iş yerinden bir arkadaşa sordum. "Abi" dedim. "Şu an gerçekleşeceğini bildiğin bir hayalin olsa ne isterdin?" dedim. Durdu, gözlerini kıstı, sol kulağının arkasını kaşıdı. "Arabamın olduğunu düşünsene. Her gün işe arabamla gidip geldiğimi düşünsene." dedi. Düşünemedim. "Servis var ya abi." dedim. O gece yatağa girmeyi beklemedim. Hemen, oracıkta lanet ettim!

25 Ağustos 2008 Pazartesi

İyi Dilek


Donnie Darko'nun finali gibi karşılıksız olsun her şey, kendi lisanımdaki bazı şeyleri de Across the Universe gibi anlayamayayım ama felaket hoşuma gitsin, güneş hep Kırklareli'nde battığı gibi batsın, bulutları pamuk şeker gibi pembeye boyasın, sonra da onları çarşaf gibi göğün bir tarafından diğer tarafına doğru uzatsın, kadraja bir kenarından dal parçası bulaşsın, bu görüntü karşısında deklanşör diz çöksün ve o kare öylece donup kalsın.

Şehrin bu kısmının sokaklarına beyaz çarşaflar serilmişken okullar tatil olsun, çocuklar bayram etsin, kardan adamlar yapsınlar ama buzdan hayaller kurmasınlar. Herkes değişsin ama güzel ışıklar içinde kaybolmasın.

22 Ağustos 2008 Cuma

Lay Lay Lom



Sanki bir derdim yoksa anlatacak şeyim de yokmuş gibime geliyor... Aslında sürekli sorunlarımdan bahsetmiyorum. Şimdilerde öyle güzel bir şey oldu ki nazar değer diye, büyüsü bozulur diye anlatmaya çekiniyorum.

Sergilenen fotoğrafların filmlerini kaybettim, bulamıyorum. Eğer tahmin ettiğimiz gibi olmadıysa çok fena yazık olacak, harcanan emekler sönmüş balonu anımasatacak.

Uzun zamandır şöyle iki-üç saat kadar vakit ayırmak istediğim bir şey vardı. Fazlasını bile yaptım, yapıyorum, yapacağım da.

Uykum düzene girmeye başladı. Artık televizyon açıkken uyuyorum. Masal gibi geliyor valla, uykuya dalmam on dakika bile sürmüyor.

09 Ağustos 2008 Cumartesi

Sinemada Huriler - 2

1- Parker Posey
Superman Returns'da gördüğümde o kadar da ilgimi çekmedi ama Fay Grim'i kapaktaki fotoğrafı yüzünden aldım. İki filmi de sallayın. Fay Grim'i sadece Parker Posey için seyrettim. O kadar beğendim ki birkaç arkadaşla paylaşma gereği duydum. Fotoğraflarını önce bir Dost'a gönderdim. Beğenmediğini, gayet normal olduğunu falan söyledi. Bu sebeple şakayla karışık bayağı tartıştık. Sonra onun fotoğraflarını abisine göstermiş bu Dost. O da caddeye çıktığımızda bunun gibi on tanesini bulabileceğimizi söylemiş. Duru bir güzelliği var. Belki de -benim için- vuruculuğu buradan kaynaklanıyor. Minyon olduğunu da belirtmek isterim... Neyse, sonra bir arkadaşa daha gösterdim. O da suratının büyük olduğunu ve benim zevk anlayışımın kötü olduğunu, hatta göz doktoruna falan gitmemi söyledi.
Bence felaket güzel! Parker Posey konusunda özellikle Esra Hanım'ın da yorumunu almak istiyorum.


2- AMY ADAMS

Sadece Catch Me If You Can'de izleyebildim bunu. Zaten konumuz da filmografisi değil. Yine de söylemekte fayda var. Junebug isimli filmde canlandırdığı karakterle Oscar'a aday oldu.
3- Ramola Garai
Atonement'ın hemşire Briony'si. Daniel Deronda diye TRT'de yayınlanan bir dizide de izleme fırsatım oldu.

06 Ağustos 2008 Çarşamba

Ben X


Uzun zamandır film izlerken bu kadar kasılmamış, sinir olmamış, küfretmemiştim. İzlerken Lars Von Trier'in "İyi film ayakkabının içindeki taş gibi olmalı" sözü geldi aklıma.

İzlerken iki kere ters köşeye yattım. Gerçi ikincisini tahmin edebilirdim ama Ben'in içinde bulunduğu durumu kabullenmek istedim galiba.

Scarlite'ın Ben'e dokunmakla ilgili söylediği şeyi bir hatırlayabilsem çocuklar kadar şen olacağım ama ı-ıh! Aklıma gelmiyor.

Trende Scarlite'ın yanına oturduğunda aklından geçen şeyler çok hoş. Gerçi benim de karşıma Scarlite gibi bir güzel çıksa şiir olur akardım ya neyse...

----------

Bir Dost'la Beyoğlu Alkazar'da seyrettik bu filmi. Hayatımda ilk defa Alkazar'da film seyrettim ve yine ilk defa sinemada bir filmin jeneriğini sonuna kadar görebildim. Şükürler olsun!

03 Ağustos 2008 Pazar

Atonement


"Sevgili Cecilia,
Hikaye kaldığı yerden devam edebilir. O akşam yürüyüşünde planladığım hikaye. Ben yine bir zamanlar alacakaranlıkta en güzel takım elbisemle hayatın vadettikleriyle kasılarak sevgi parkını geçen o adam olabilirim. Kütüphanede saf bir tutkuyla seninle sevişen o adam... Hikaye kaldığı yerden devam edebilir. Geri döneceğim. Seni bulacak, sevecek, seninle evlenecek ve başımı öne eğmeden yaşayacağım"

-----------

Ne Coen Kardeşler'in No Country for Old Men'i, ne de çok sevdiğim Paul Thomas Anderson'ın There Will Be Blood'ı, ne Juno, ne de Michael Clayton... Hiç birisi böyle bir etki bırakmadı üzerimde. 80 Oscar Ödülleri'nde geri planda kalıp Dario Marianelli'nin müzikleriyle ödül kazansa da daha fazlasını hak eden bir filmdi Atonement. Ian McEwan'ın romanı filmi kadar etkileyici değildi. Senarist Christopher Hampton'ın büyülü dokunuşları filmin finalinde yüreğimize asit döküyordu. Joe Wright'ın başarılı yönetimi ve oyuncuların on numara performansları sayesinde etkileyiciliği daha da artan filmin ardından yaklaşık üç saatimi ara ara ağlayarak geçirdim. Sonra gittim iki kere daha izledim. Dördüncüyü yüreğim kaldırmaz artık!

Donnie Darko


"Senin için neden bu kadar önemli" diye sordu.

"Hani Donnie filmin sonunda zamanda yolculuk yaparak evren değiştiriyor ya, hani her şeyin başladığı 2 Ekim 1988' dönüyor ya, hani her şeyin rüya olduğunu zannederek kahkaha atmaya başlıyor ya, hani uçak motoru odaya düştüğünde seyirci olarak biz apışıp kalıyoruz ama o istemeden de olsa çevresindeki herkesi; Gretchen'ı, uçaktaki anne ve kız kardeşini kurtarıyor ya... Ölüyor ama farkında olmadan çevresindeki herkesi, belki de tüm dünyayı kurtarıyor ve tüm bunları tam olarak farkına varmadan yapıyor ya, işte bunun için..."

Bu ilk sebebiydi. İkincisini söylemedim.
Hakkında satırlarca yazdığım ve buralara pek bulaştırmadığım bir film. Bazı şeyler hakkında çok konuşulmamalı. Büyüsü bozuluyor sonra.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık