Bir Zamanlar Hamsterım Vardı Benim
Kırklareli'deki iki yıllık öğrencilik hayatım bittiği halde ısrarla İstanbul'a dönmüyor, hep bir işim olduğundan ve orada kalmam gerektiğinden bahsediyordum. Aslen oralı olduğumuz için bir sürü akrabamız vardı. Onun için kalacak yer sıkıntısı çekmiyordum. Gidecek onlarca yerim vardı ama ben hep ortanca teyzemlerde kalıyordum. Üç tane teyzem arasında en sevdiğim odur. Büyük teyzemi kırk yılda bir gördüğümden, küçük teyzemi de onlarda geçirdiğim bir akşam bana dolaptaki pastadan ikram etmediği için sevmem... Çocukça gelebilir belki ama ondan soğumamın sebebi budur: Evleri terminalin iki sokak yanında olduğu için bir gece onlarda kalmaya karar verdim. Ertesi sabah 04:45 İstanbul arabasına biletim vardı. Onun için erkenden kalkıp atıştıracak bir şeyler var mı diye dolabı açmıştım. Orta rafta çeyreği yürütülmüş kocaman bir pasta vardı ve orada kaldığım birkaç saat içerisinde teyzem bana o pastadan bir dilim bile ikram etmemişti. Pastayı hemen herkes gibi bende çok severim. Aptalca veya çocukça gelebilir ama küçük teyzemlere gitmememin sebebi budur.
Okul tatile girdikten sonra birkaç gün ortanca teyzemde, birkaç gün küçük teyzemde, birkaç gün de anneannemde kalıyordum. Bizimkilerin bana ulaşmalarını istemediğimden cep telefonumu kapalı tutuyordum. Ev telefonu çaldığında da odadan veya evden ışık hızıyla çıkarak bana gelecek olası bir aramadan kaçıyordum. Her zaman kurtulabilmem mümkün değildi tabii. Bazen annemle konuşmak zorunda kalıyordum. Konuşmalarımızın çoğunda da tartışıyorduk zaten. Bir gün küçük teyzemle de tartışınca o sinirle başımı alıp gitmek istedim ama cebinizde yetmiş beş kuruş varken sinirli olduğunuz kadar cesur olamıyordunuz. Ben de tartıştığım teyzemden borç para alarak Edirne'deki dostum Ümit'in yanına gitmeye karar verdim. Ümit gerçek dosttur. Ömrünüz boyunca onun gibi bir tane kişiye rastlayabilirseniz kendinizi şanslı saymalısınız. Öyle birisi işte Ümit. Neyse, telefonlaştık ve beni terminalde karşılayacağını söyledi. Onu en son ziyarete gittiğimde balık almaya çıkmıştık ve benim isteğim üzerine hamster alıp geri dönmüştük. Bu merakımın nereden geldiğini tam olarak bilmiyorum ama büyük ihtimalle küçükken izlediğim bir çizgi filmde gördükten sonra başlamıştır. Hep bir hamsterım olsun istemişimdir ama annem hep karşı çıkmıştır buna.
Bana kalsa Ümit'te bir hafta kalırdım ama Ümit biyologdu ve bir araştırma için Karadeniz Bölgesi'nde tura çıkması gerekiyordu. Bu tur yaklaşık on gün süreceğinden hamsterıyla ilgilenecek kimse yoktu. Benim ısrarım yüzünden aldığı hamsterı bana seve seve emanet etti. Görseniz öyle şeker bir şeydi ki... Çoğu kişi fareye benzediği için ondan tiksinir ama o aslında çöl sincabıdır. Kemirgendir ama elinize falan aldığınızda sizi ısırmaz. Sadece yemek yerken rahatsız edersiniz elinize doğru ani bir hamle yapar ve dişlerini gösterir. Yoksa ben elime alır, kafamın üstüne falan koyup oynardım.
Teyzemler görüntüsünden dolayı böyle bir şeyi evlerinde istemiyorlardı. Ortanca teyzemlerdeyken girişteki ayakkabılığın yanına koyuyordum kafesi. Küçük teyzemlere gittiğimde de balkondaki gölge bir köşeye koyardım kafesi. Bolca boş vaktim olduğundan ve canım felaket derecede sıkıldığından sürekli oynardım hamsterla.
Ağustos ayının ortalarıydı. Hamstera bakmaya başlayışımın beşinci günüydü yanılmıyorsam. Küçük teyzemlerde kalıyordum. Bir iş için dışarı çıkmıştım. İnternet cafeye falan gitmiştim galiba. Nereden baksanız beş saat kadar vaktimi bilgisayar başında geçirmiştim. Eve geri döndüğümde de ilk kontrol ettiğim şey hamster olmuştu. Kafeste canlılık falan yoktu. Hamster kafesi içindeki kutu gibi evine girmişti. Bir halt olduğunu anlayıp hemen çıkarmıştım onu oradan. Hareketsiz yatıyordu. Hemen suyun altına tuttum onu. Sanki hareket eder gibi oldu böyle. Avucumun içindeyken cidden nefes alıp verdiğini hissedebiliyordum. Onu hemen kafesine geri koyup sokağa fırladım. Apartmandan çıkınca karşılaştığım enişteme nerelerde veteriner olduğunu sordum. Kırklareli Merkez üç tane cadde, on tane sokaktan oluştuğundan tarif etmesi ve benim tarif ettiği yerleri anlamam pek zor olmadı. İlk gittiğim yerdeki adam hamsterlarla ilgili herhangi bir bilgisinin olmadığını söyleyerek başka yere yönlendirdi beni. İkinci gittiğim yere bakan kişi dünyalar güzeli bir ablaydı. Ama hamsterı görünce tiksinerek "Ay ben dokunamam ona!" dedi ve ilgilenmedi. Şaşırdım, üzüldüm ve küfür ettiğimi açıkça beyan eden yüz ifademle oradan ayrıldım. Üçüncü gittiğim yerdeki abi tam iğnesini hazırlamıştı ki hamsterı dikkatlice incelediği birkaç saniyeden sonra "Dostum, kusura bakma ama o ölmüş. Baksana hiç hareket etmiyor" dedi ve iğne yapmaktan vazgeçti. Dördüncü gittiğim veteriner kapalıydı ama dükkanın camına acil durumlarda arayabileceğimiz bir numara bırakmıştı. Cep telefonumu kapalı tuttuğum için yanımda taşımıyordum. Onun için yan taraftaki giyim eşyaları satan esnaf abiden rica ettim de aradık dükkan sahibini. İlk aradığımızda numara meşgule düşene kadar çaldırdık ama açan olmadı. İkinci aradığımızda da cevap veren yoktu. Esnaf abiye teşekkür ederek yol boyunca yürüdüm. Ufacık Kırklareli'nde gidecek başka veteriner yoktu. Kafese baktığımda da hamster baygın vaziyette yatıyordu. "Ulan son umut!" diyerek koşturduğum hastanenin bahçesinde mavi önlüklü bir ablayla karşılaştım. Hemen karşısına dikilerek durumu açıkladım. O da kafesin örtüsünü kaldırdı ve hamstera baktı. Sonra da "Kötü haber vermek istemem ama o ölmüş galiba. Hem zaten bizim hamsterlar hakkında bir bilgimiz yok. Mesela iğne falan yapmaya kalksak damarının nerede olduğunu bilmiyoruz" dedi. "Yapmayın ama ya" dedim yılışık bir tavırla. "Benim çocukluğumdan beri istediğim bir şeydi bu. Bendeki beşinci gününde bu hale geldi. İçeri girsem hiçbir doktorun yardımı dokunmaz mı yani? Hiç kimse mi bir şey bilmiyordur?" dedim. "İlgileneceklerini sanmıyorum. Gitmem gerek. Üzgünüm" dedi Holivud filmlerindeki karakterler gibi.
Hastane bahçesinde ağaç gibi dikilirken aklıma son bir kişi geldi. Mesela bu bir film olsaydı ve ben de bu filmin baş karakteri olsaydım aklıma gelen son fikrin işe yaraması, hamsterın da kurtulması gerekirdi. İşte bu düşüncelerle kafesi daha da sıkı kucaklayarak hastane caddesini baştan sona koşturdum. Caddenin sol tarafında kalan en son binaya daldım. En üst kata ulaşan basamakları ikişer üçer tırmandım. Orada Zuhal Hanım'ın muayenehanesi vardı ve Zuhal Hanım bir dişçiydi. Onunla tanışmamız biraz rahatsız edici oldu ama zamanla kaynaştık desem yeridir. Ondan sonra ne zaman Zuhal Hanım'a kontrole gitsem hep nasıl tanıştığımızdan falan bahsederiz. Neyse, içeri girer girmez ona hamsterımdan bahsettim. Allah'tan muayenehanede kimse yoktu. Onun için hamstera yeterli vakti ayırabildi. Onu eline aldı ve aynı benim gibi nefes alıp verdiğini hissettiğini söyledi. Onlar da zamanında hamster beslemişler. Az çok bilgisi varmış hamsterlar hakkında. Bana veterinere gidip gitmediğimi sordu. Kısaca bir özet geçtim. Bana gülümsedi ve "Anlaşılan sen bunu çok seviyorsun" dedi. "Seviyorum ama benim aptallığım yüzünden bu hale geldi" dedim. "Olur mu canım, sakın öyle düşünme" dedi, dolabını karıştırırken. Sonra da içine sıvı hapsedilmiş ufacık bir tüp çıkardı ve onu sütle birlikte karıştırıp hamsterın ağzına damlatmamı söyledi. Koşarak çıktığım merdivenleri uçarak indim. Karşıma çıkan ilk bakkaldan süt aldım ve ortanca teyzemlerin evine doğru uzadım. Bahçedeki masaya oturarak sütü poşetten, ufak tüpü cebimden çıkardım. Sonra da ikisini birden karıştırdım. Hatta sütün bir kısmını masaya, üstüme falan döktüm o heyecanla. Fakat hamsterı elime aldığımda boşuna uğraştığımı anladım. Kaskatı olmuştu hamster. Nefes alıp verdiği de yoktu. Öylece kalakaldım. Hamsterı incelerken teyzem mutfak camından ona ne olduğunu sordu. "Öldü" dedim hamsterı incelemeye devam ederken. Ağzının kenarıyla tısladı ve "Üzüldüğümü söyleyemem" dedi. Sinirlendim ve bakkal amcanın sütü koyduğu poşetin bir ucunu cebime kıstırarak ayağa kalktım. Diğer cebime de ufak tüpü koydum. Bana nereye gittiğimi sordu. "Mezarlığa gidiyorum. Belki dönüşte çarşıya da uğrarım. Gelirken kına getireyim mi?" dedim. Cevap vermedi. Ya beni duymadı ya da dediğimi anlamadı.
Hamsterı poşete sardım ve mezarlığın boş bir köşesine kazdığım ufak çukura gömdüm. Dişçiye dönerken haber vermek için Ümit'i aradım. Uzun uzun durumu açıkladım. O da bana "Yaşam da ölüm de bizim için" gibilerinden bir şey söyledi. Gülmeye başladım. "Gülme lan ben ciddiyim!" dedi, "Takma kafana ya sorun değil. Bir tane daha alırız ne olacak sanki. Hem kötü emellerine alet de edemedim bunu. Bir yandan iyi olmuş aslında" diye ekledi. Bizim bu hamster dişiydi. Ben de arada sırada "Ben de bir tane erkek alıp onu seninkiyle aynı kafese koyacağım. Gör o zaman cümbüşü" diye espriler yapardım. Neyse, hamsterın ölümüne ılımlı yaklaştı sonuçta. Bana ilgili davranmadığım için fırça atsa mutlu olurdum aslında.
Ufak tüpü Zuhal Hanım'a geri iade etmek için muayenehanesine gittim. Bekleme odasında iki kişi vardı. En köşedeki boş sandalyeye oturup beklemeye başladım. Sehpanın üzerindeki dergiyi alıp Drew Barrymore'un fotoğraflarını incelerken yaşı tahminen beş ya da altı olan bir velet gelip ayağıma vurdu. Gülümseyerek ona baktım. Bir şey söyleyeceğini sandım ama konuşmayınca "Çocuk işte" diyerek Drew Barrymore'a geri döndüm. Çocuklar konusunda hakkımda kötü düşünsün istemezdim. Onun için velet ayağıma ikinci defa vurduğunda yine gülümseyerek karşıladım. "Bir şey mi söyleyceksin?" dedim. "Açıymış" dedi. Ayağıma vurduğu için ayakkabı bağım mı çözüldü acaba diye baktım ama bağcıklar sağlamdı. Gözlerini bel altıma dikip kaşlarını kaldırarak tekrarladı: "Açıymış abi". "Acı olan ne be?!" diyerek kucağıma baktım ve fermuarımın açık kaldığını gördüm. Dergiyle kucağımı örterek "Git istersen" dedim velete. O da ellerini arkasına bağlayarak koca adam gibi salonun ortasında dolanmaya başladı.
Bütün hastalar gidince Zuhal Hanım beni odasına aldı ve damlanın işe yarayıp yaramadığını sordu. Hamsterın öldüğünü söyledim ve tüpü geri verdim. Ayaküstü sohbet ederken bana bira isteyip istemediğimi sordu. İçmediğimi, zaten birazdan gideceğimi falan söyledim. O da "Takma kafana, olur böyle şeyler. Yeni bir tane daha alır, daha iyi bakarsın" gibilerinden avutucu şeyler söyledi. Çıkarken de bana onun adını sordu: "Pamuk Prenses" dedim.
Eve geri dönerken yolun ortasında durup güneşin batarken bulutları pamuk şekere çevirişini seyrettim. Fazla işlek bir sokak değildi. Teyzemlerin evi de hemen sağ tarafımdaydı. Kaldırımı kenarına oturarak yaklaşık on dakika kadar bulutların pamuk şekere dönüşünü, sonra da ıslatılmış gibi eriyip gidişlerini seyrettim. İleriden işten dönmekte olan eniştem pedal çevire çevire geldi ve bana neyi beklediğimi sordu. Soruyla alakasız olarak Pamuk Prenses'in öldüğünü söyledim. "Başın sağ olsun" dedi. Gülmeye başladım. "Üzüldüm oğlum. Cidden üzüldüm" dedi. "Vur enişte. Düşene bir de sen vur" dedim. Harbiden ayağının ucuyla yavaşça tekme attı. Sonra da suç işlemiş birisi olarak tutuşa tutuşa pedal çevirerek kaçmaya başladı. "Dağıtmaz mıyım ulan o bisikleri ben!" diyerek dibe vurmuş dermanımla peşinden koşmaya başladım.






