28 Eylül 2008 Pazar

Bir Zamanlar Hamsterım Vardı Benim

Kırklareli'deki iki yıllık öğrencilik hayatım bittiği halde ısrarla İstanbul'a dönmüyor, hep bir işim olduğundan ve orada kalmam gerektiğinden bahsediyordum. Aslen oralı olduğumuz için bir sürü akrabamız vardı. Onun için kalacak yer sıkıntısı çekmiyordum. Gidecek onlarca yerim vardı ama ben hep ortanca teyzemlerde kalıyordum. Üç tane teyzem arasında en sevdiğim odur. Büyük teyzemi kırk yılda bir gördüğümden, küçük teyzemi de onlarda geçirdiğim bir akşam bana dolaptaki pastadan ikram etmediği için sevmem... Çocukça gelebilir belki ama ondan soğumamın sebebi budur: Evleri terminalin iki sokak yanında olduğu için bir gece onlarda kalmaya karar verdim. Ertesi sabah 04:45 İstanbul arabasına biletim vardı. Onun için erkenden kalkıp atıştıracak bir şeyler var mı diye dolabı açmıştım. Orta rafta çeyreği yürütülmüş kocaman bir pasta vardı ve orada kaldığım birkaç saat içerisinde teyzem bana o pastadan bir dilim bile ikram etmemişti. Pastayı hemen herkes gibi bende çok severim. Aptalca veya çocukça gelebilir ama küçük teyzemlere gitmememin sebebi budur.

Okul tatile girdikten sonra birkaç gün ortanca teyzemde, birkaç gün küçük teyzemde, birkaç gün de anneannemde kalıyordum. Bizimkilerin bana ulaşmalarını istemediğimden cep telefonumu kapalı tutuyordum. Ev telefonu çaldığında da odadan veya evden ışık hızıyla çıkarak bana gelecek olası bir aramadan kaçıyordum. Her zaman kurtulabilmem mümkün değildi tabii. Bazen annemle konuşmak zorunda kalıyordum. Konuşmalarımızın çoğunda da tartışıyorduk zaten. Bir gün küçük teyzemle de tartışınca o sinirle başımı alıp gitmek istedim ama cebinizde yetmiş beş kuruş varken sinirli olduğunuz kadar cesur olamıyordunuz. Ben de tartıştığım teyzemden borç para alarak Edirne'deki dostum Ümit'in yanına gitmeye karar verdim. Ümit gerçek dosttur. Ömrünüz boyunca onun gibi bir tane kişiye rastlayabilirseniz kendinizi şanslı saymalısınız. Öyle birisi işte Ümit. Neyse, telefonlaştık ve beni terminalde karşılayacağını söyledi. Onu en son ziyarete gittiğimde balık almaya çıkmıştık ve benim isteğim üzerine hamster alıp geri dönmüştük. Bu merakımın nereden geldiğini tam olarak bilmiyorum ama büyük ihtimalle küçükken izlediğim bir çizgi filmde gördükten sonra başlamıştır. Hep bir hamsterım olsun istemişimdir ama annem hep karşı çıkmıştır buna.

Bana kalsa Ümit'te bir hafta kalırdım ama Ümit biyologdu ve bir araştırma için Karadeniz Bölgesi'nde tura çıkması gerekiyordu. Bu tur yaklaşık on gün süreceğinden hamsterıyla ilgilenecek kimse yoktu. Benim ısrarım yüzünden aldığı hamsterı bana seve seve emanet etti. Görseniz öyle şeker bir şeydi ki... Çoğu kişi fareye benzediği için ondan tiksinir ama o aslında çöl sincabıdır. Kemirgendir ama elinize falan aldığınızda sizi ısırmaz. Sadece yemek yerken rahatsız edersiniz elinize doğru ani bir hamle yapar ve dişlerini gösterir. Yoksa ben elime alır, kafamın üstüne falan koyup oynardım.

Teyzemler görüntüsünden dolayı böyle bir şeyi evlerinde istemiyorlardı. Ortanca teyzemlerdeyken girişteki ayakkabılığın yanına koyuyordum kafesi. Küçük teyzemlere gittiğimde de balkondaki gölge bir köşeye koyardım kafesi. Bolca boş vaktim olduğundan ve canım felaket derecede sıkıldığından sürekli oynardım hamsterla.

Ağustos ayının ortalarıydı. Hamstera bakmaya başlayışımın beşinci günüydü yanılmıyorsam. Küçük teyzemlerde kalıyordum. Bir iş için dışarı çıkmıştım. İnternet cafeye falan gitmiştim galiba. Nereden baksanız beş saat kadar vaktimi bilgisayar başında geçirmiştim. Eve geri döndüğümde de ilk kontrol ettiğim şey hamster olmuştu. Kafeste canlılık falan yoktu. Hamster kafesi içindeki kutu gibi evine girmişti. Bir halt olduğunu anlayıp hemen çıkarmıştım onu oradan. Hareketsiz yatıyordu. Hemen suyun altına tuttum onu. Sanki hareket eder gibi oldu böyle. Avucumun içindeyken cidden nefes alıp verdiğini hissedebiliyordum. Onu hemen kafesine geri koyup sokağa fırladım. Apartmandan çıkınca karşılaştığım enişteme nerelerde veteriner olduğunu sordum. Kırklareli Merkez üç tane cadde, on tane sokaktan oluştuğundan tarif etmesi ve benim tarif ettiği yerleri anlamam pek zor olmadı. İlk gittiğim yerdeki adam hamsterlarla ilgili herhangi bir bilgisinin olmadığını söyleyerek başka yere yönlendirdi beni. İkinci gittiğim yere bakan kişi dünyalar güzeli bir ablaydı. Ama hamsterı görünce tiksinerek "Ay ben dokunamam ona!" dedi ve ilgilenmedi. Şaşırdım, üzüldüm ve küfür ettiğimi açıkça beyan eden yüz ifademle oradan ayrıldım. Üçüncü gittiğim yerdeki abi tam iğnesini hazırlamıştı ki hamsterı dikkatlice incelediği birkaç saniyeden sonra "Dostum, kusura bakma ama o ölmüş. Baksana hiç hareket etmiyor" dedi ve iğne yapmaktan vazgeçti. Dördüncü gittiğim veteriner kapalıydı ama dükkanın camına acil durumlarda arayabileceğimiz bir numara bırakmıştı. Cep telefonumu kapalı tuttuğum için yanımda taşımıyordum. Onun için yan taraftaki giyim eşyaları satan esnaf abiden rica ettim de aradık dükkan sahibini. İlk aradığımızda numara meşgule düşene kadar çaldırdık ama açan olmadı. İkinci aradığımızda da cevap veren yoktu. Esnaf abiye teşekkür ederek yol boyunca yürüdüm. Ufacık Kırklareli'nde gidecek başka veteriner yoktu. Kafese baktığımda da hamster baygın vaziyette yatıyordu. "Ulan son umut!" diyerek koşturduğum hastanenin bahçesinde mavi önlüklü bir ablayla karşılaştım. Hemen karşısına dikilerek durumu açıkladım. O da kafesin örtüsünü kaldırdı ve hamstera baktı. Sonra da "Kötü haber vermek istemem ama o ölmüş galiba. Hem zaten bizim hamsterlar hakkında bir bilgimiz yok. Mesela iğne falan yapmaya kalksak damarının nerede olduğunu bilmiyoruz" dedi. "Yapmayın ama ya" dedim yılışık bir tavırla. "Benim çocukluğumdan beri istediğim bir şeydi bu. Bendeki beşinci gününde bu hale geldi. İçeri girsem hiçbir doktorun yardımı dokunmaz mı yani? Hiç kimse mi bir şey bilmiyordur?" dedim. "İlgileneceklerini sanmıyorum. Gitmem gerek. Üzgünüm" dedi Holivud filmlerindeki karakterler gibi.

Hastane bahçesinde ağaç gibi dikilirken aklıma son bir kişi geldi. Mesela bu bir film olsaydı ve ben de bu filmin baş karakteri olsaydım aklıma gelen son fikrin işe yaraması, hamsterın da kurtulması gerekirdi. İşte bu düşüncelerle kafesi daha da sıkı kucaklayarak hastane caddesini baştan sona koşturdum. Caddenin sol tarafında kalan en son binaya daldım. En üst kata ulaşan basamakları ikişer üçer tırmandım. Orada Zuhal Hanım'ın muayenehanesi vardı ve Zuhal Hanım bir dişçiydi. Onunla tanışmamız biraz rahatsız edici oldu ama zamanla kaynaştık desem yeridir. Ondan sonra ne zaman Zuhal Hanım'a kontrole gitsem hep nasıl tanıştığımızdan falan bahsederiz. Neyse, içeri girer girmez ona hamsterımdan bahsettim. Allah'tan muayenehanede kimse yoktu. Onun için hamstera yeterli vakti ayırabildi. Onu eline aldı ve aynı benim gibi nefes alıp verdiğini hissettiğini söyledi. Onlar da zamanında hamster beslemişler. Az çok bilgisi varmış hamsterlar hakkında. Bana veterinere gidip gitmediğimi sordu. Kısaca bir özet geçtim. Bana gülümsedi ve "Anlaşılan sen bunu çok seviyorsun" dedi. "Seviyorum ama benim aptallığım yüzünden bu hale geldi" dedim. "Olur mu canım, sakın öyle düşünme" dedi, dolabını karıştırırken. Sonra da içine sıvı hapsedilmiş ufacık bir tüp çıkardı ve onu sütle birlikte karıştırıp hamsterın ağzına damlatmamı söyledi. Koşarak çıktığım merdivenleri uçarak indim. Karşıma çıkan ilk bakkaldan süt aldım ve ortanca teyzemlerin evine doğru uzadım. Bahçedeki masaya oturarak sütü poşetten, ufak tüpü cebimden çıkardım. Sonra da ikisini birden karıştırdım. Hatta sütün bir kısmını masaya, üstüme falan döktüm o heyecanla. Fakat hamsterı elime aldığımda boşuna uğraştığımı anladım. Kaskatı olmuştu hamster. Nefes alıp verdiği de yoktu. Öylece kalakaldım. Hamsterı incelerken teyzem mutfak camından ona ne olduğunu sordu. "Öldü" dedim hamsterı incelemeye devam ederken. Ağzının kenarıyla tısladı ve "Üzüldüğümü söyleyemem" dedi. Sinirlendim ve bakkal amcanın sütü koyduğu poşetin bir ucunu cebime kıstırarak ayağa kalktım. Diğer cebime de ufak tüpü koydum. Bana nereye gittiğimi sordu. "Mezarlığa gidiyorum. Belki dönüşte çarşıya da uğrarım. Gelirken kına getireyim mi?" dedim. Cevap vermedi. Ya beni duymadı ya da dediğimi anlamadı.

Hamsterı poşete sardım ve mezarlığın boş bir köşesine kazdığım ufak çukura gömdüm. Dişçiye dönerken haber vermek için Ümit'i aradım. Uzun uzun durumu açıkladım. O da bana "Yaşam da ölüm de bizim için" gibilerinden bir şey söyledi. Gülmeye başladım. "Gülme lan ben ciddiyim!" dedi, "Takma kafana ya sorun değil. Bir tane daha alırız ne olacak sanki. Hem kötü emellerine alet de edemedim bunu. Bir yandan iyi olmuş aslında" diye ekledi. Bizim bu hamster dişiydi. Ben de arada sırada "Ben de bir tane erkek alıp onu seninkiyle aynı kafese koyacağım. Gör o zaman cümbüşü" diye espriler yapardım. Neyse, hamsterın ölümüne ılımlı yaklaştı sonuçta. Bana ilgili davranmadığım için fırça atsa mutlu olurdum aslında.

Ufak tüpü Zuhal Hanım'a geri iade etmek için muayenehanesine gittim. Bekleme odasında iki kişi vardı. En köşedeki boş sandalyeye oturup beklemeye başladım. Sehpanın üzerindeki dergiyi alıp Drew Barrymore'un fotoğraflarını incelerken yaşı tahminen beş ya da altı olan bir velet gelip ayağıma vurdu. Gülümseyerek ona baktım. Bir şey söyleyeceğini sandım ama konuşmayınca "Çocuk işte" diyerek Drew Barrymore'a geri döndüm. Çocuklar konusunda hakkımda kötü düşünsün istemezdim. Onun için velet ayağıma ikinci defa vurduğunda yine gülümseyerek karşıladım. "Bir şey mi söyleyceksin?" dedim. "Açıymış" dedi. Ayağıma vurduğu için ayakkabı bağım mı çözüldü acaba diye baktım ama bağcıklar sağlamdı. Gözlerini bel altıma dikip kaşlarını kaldırarak tekrarladı: "Açıymış abi". "Acı olan ne be?!" diyerek kucağıma baktım ve fermuarımın açık kaldığını gördüm. Dergiyle kucağımı örterek "Git istersen" dedim velete. O da ellerini arkasına bağlayarak koca adam gibi salonun ortasında dolanmaya başladı.

Bütün hastalar gidince Zuhal Hanım beni odasına aldı ve damlanın işe yarayıp yaramadığını sordu. Hamsterın öldüğünü söyledim ve tüpü geri verdim. Ayaküstü sohbet ederken bana bira isteyip istemediğimi sordu. İçmediğimi, zaten birazdan gideceğimi falan söyledim. O da "Takma kafana, olur böyle şeyler. Yeni bir tane daha alır, daha iyi bakarsın" gibilerinden avutucu şeyler söyledi. Çıkarken de bana onun adını sordu: "Pamuk Prenses" dedim.

Eve geri dönerken yolun ortasında durup güneşin batarken bulutları pamuk şekere çevirişini seyrettim. Fazla işlek bir sokak değildi. Teyzemlerin evi de hemen sağ tarafımdaydı. Kaldırımı kenarına oturarak yaklaşık on dakika kadar bulutların pamuk şekere dönüşünü, sonra da ıslatılmış gibi eriyip gidişlerini seyrettim. İleriden işten dönmekte olan eniştem pedal çevire çevire geldi ve bana neyi beklediğimi sordu. Soruyla alakasız olarak Pamuk Prenses'in öldüğünü söyledim. "Başın sağ olsun" dedi. Gülmeye başladım. "Üzüldüm oğlum. Cidden üzüldüm" dedi. "Vur enişte. Düşene bir de sen vur" dedim. Harbiden ayağının ucuyla yavaşça tekme attı. Sonra da suç işlemiş birisi olarak tutuşa tutuşa pedal çevirerek kaçmaya başladı. "Dağıtmaz mıyım ulan o bisikleri ben!" diyerek dibe vurmuş dermanımla peşinden koşmaya başladım.

26 Eylül 2008 Cuma

Fırat

23 Eylül 2008 Salı

Çocuk

Kapıda karşılaştıklarında okula gittiğini söylemiş Çocuk. Kız da o gün, oradaki son günü olduğunu, ertesi gün şehir dışındaki okuluna gideceğini söylemiş. Çocuk'un suratı asılmış. Zaman havada asıl kalmış. Çocuk, Kız'a safça, bir daha görüşemeyeceklerini bilerek, dostça sarılmak istemiş. Ama sadece elini sıkıp "Kendine iyi bak" diyebilmiş ve bunu derken önüne bakmış. İleriden Kargocu abi seslenince elini çekmiş Çocuk. Yüzüne çarpık, zoraki bir tebessüm yerleştirerek uzaklaşmış. O sırada Kargocu abinin arabaya bir şeyler yerleştirmesi gerekmiş. Tam da bu sırada Çocuk'un aklına evrenin en iyi fikri gelmiş. Sağ cebindeki not defterini çıkararak titreyen eliyle bir şeyler karalamış. Kız'a vermeyi düşündüğü bu kağıtta bir daha görüşemeyeceklerine dair ağlak makamlı şeyler veya herhangi bir sevgi sözcüğü yazmıyormuş. Ne yazdığını sadece kalem ve ela gözleri biliyormuş. Kalemin hafızası, ela gözlerin de dil ile anlaşma yapmaya niyeti yokmuş. Aslında ne yazdığı o kadar da önemli değilmiş. Zaten çekindiği için kağıdı da verememiş ve bu durum onu üzerine sakız yapıştırılmış banklara oturduğu zamanki kadar rahatsız etmiş. Biraz uğraşınca geçermiş...

Araba uzaklaşırken birbirlerine gülümseyerek el sallamışlar. Çocuk'un uzatmaları oynayan gülümsemesi, Kız dikiz aynasında küçülüp yok olana kadar devam etmiş. Sonra yerini hüzüne bırakmış. Çocuk neye, neden bu kadar üzüldüğünü tam olarak bilmiyormuş. Galiba sadece bir şeylerin bitmesi onu rahatsız ediyormuş. Kız'ın güzel yüzünü göremeyecek, sesini bir daha duyamayacak olmak sürekli aynı espriyi yapan bir arkadaş kadar rahatsız ediciymiş. Çocuk kesinlikle ama kesinlikle aşık falan değilmiş ama hissettikleri aşağı yukarı buymuş.

Kızın saçları rüzgarda savrulunca ahtapotu anımsatıyormuş ve o kadar güzel bir yüzü varmış ki konuşurken başka yerine odaklanamazmış Çocuk. O derece duru bir güzelliği varmış işte. Allık bile sürmez, makyaj falan hiç yapmazmış. Yapsa bile Çocuk bunu anlamazmış ya, neyse... Neyse işte, Kız'ın o kadar güzel ve temiz bir yüzü varmış ki konuşurken ya da uzaktan seyrederken başka bir yerine odaklanamazmış Çocuk. Hatta bir keresinde şans eseri gözü takılmış da Kız'ın göğüsleri olduğunu fark etmiş.

Kafasına Silah Dayatılan Çocuk'un Ölmeden Önce Anlattığı ve Hiç Yayınlanmayacak Hikayeleri

Derleyen: ddarko

20 Eylül 2008 Cumartesi

Kayıp

Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın vcd'siyle Şebnem Ferah'ın Konser dvd'si kayıp... Yastayım.

Facebook'ta çoğunlukla ilkokul arkadaşlarımla karşılaşıyorum. Liseden hiç kimse yok, yüksekokuldan birkaç kişi var.

Kötü durumdayım ve önümüzdeki bir hafta içinde başıma gelecek şeylerden sorumluyum. Bundan birkaç yıl sonra geriye dönüp şimdiki Akın'a baktığımda gülümsemek dileğiyle.

18 Eylül 2008 Perşembe

İki Garip Rüya

Aynı kızı ikinci defa rüyamda görüyorum. Dizi gibi ilerliyoruz anasını satayım. İlk bölümde onu bizim evin içinde uyurken buluyor, kendi yatağıma yatırıyordum. İkincisinde de samimiyeti bayağı ilerletmişiz. Ailesi bize yemeğe geliyordu... Üçüncüsünde evlenir, dördüncüsünde çoluk çocuğa karışırız artık.

Babaannem geceleri üstümü en az elli defa örtmek zorunda kaldığını söylüyor.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Figürasyon Baba

Babam olacak orospu çocuğuna olan nefret katsayım üslü sayılarla ilişkiye girerken ona karşı sadistçe planlar yapıyor, kafamda kurguladığım kesintisiz versiyonun finalinde hapsi boylayıp kendime çuvallar dolusu boş vakit ayırıyorum. Sonra da yıllardır hayal ettiğim şeye bir basamak yaklaşmış olmanın getirdiği rahatlıkla yanağımdan öpülmüş gibi rahatlıyor, "O kadar cesur olsaydım hoşlandığım kızlara içimi dökerdim" diyorum. Kafamın içinde arı gibi vızıldayan sesleri kovmaya çalışırken az önce yaşadıklarım gözlerimin önüne sinema perdesi gibi iniyor ve geleceğimden hayallerimi çıkarıp yerine anlık nefretimi oyuna sokuyorum. Nefretimi soğumaması için masa ile buzdolabı arasında sıkışmış, aşağılanan, kafasına yumruk yiyen, korkan, titreyen görüntümle ısıtıyorum. Bütün bunlar kafamın içinde makarna suyu gibi fokurdarken sadece kapının ağzına kadar gidebiliyor ve kendimden nefret ediyorum. Karşımda Çin Seddi gibi duran korkaklığı aşmaya çalışırken "O bütün bunları acımadan yapıyorsa ben de yapmalıyım" diyorum ve sakin kafayla daha adamakıllı planlar yapmak üzere yatağıma uzanıyorum. Altımda çarşaf olmaması canımı sıktığı için üzerimdeki yorganın üstüne çıkarak serin bir köşe bulana kadar uyuyamıyorum.

Euro 2000 Avrupa Şampiyonası'nda meşhur Hollanda-İtalya maçının olduğu; Frank DeBoer'un iki penaltı kaçırdığı, Toldo'nun kalede sumo güreşçisi vaziyetini aldığı akşam, yıllardır tam olarak yerine oturtamadığım, sevmesem de en azından nefret etmediğim baba imajı sadistçe bir mutlulukla kafamda iyice sarsılan, kolonları çatlayan bir hal almıştı. Çocukluğun "Benim babam herkesi döver!" mottosu yerini "Ayyaş babamı bu hale getiren elleri öpmek istiyorum"a bırakmıştı. Evin içinde çiçek dağıtır gibi yumruk sallayan adam yumruklara maruz kalmış, kaşı-gözü patlamış, yeni yaptırdığı dişleri paramparça olmuş, ayakkabısının tekini savaş meydanında bırakmış vaziyette eve geldiğinde Frank DeBoer'in kaçan penaltısına üzüldüğüm kadar üzülmemiştim. "Bu adam sana ne yaptı?" diye sormayın. On iki yaşındayken babamdan o derece nefret ediyorsam zirvesi bulutlara değen hatalarını periyodik olarak tekrar etmesi, 70 cc'lik rakıya verdiği değeri -kendimi teğet geçiyorum- ailesine vermemesidir.

İçkiyi ağzıyla değil de götüyle içen adamdan ne beklenir?

Son birkaç ayda geçirdiği ve benim yardım etmek için kılımı bile kıpırdatmadığım, annemin canla başla uğraştığı iki kalp krizinden sonra kendime söz verdiğim Doğu Felsefesi'nin direğini oluşturan Ödev Duygusu(Yapılması gereken bir şeyi getireceği sonuçları düşünmeden sadece yapılması gerektiği için yapmak)'nun üzerine sifon çekiyor, naaşının suratına bile bakmayacağım günü tesbih gibi tane tane çekiyorum... Belki de cehennemde cayır cayır yanarken serinlemesi için mezarının üzerine işerim.

Bütün bu yazdıklarım, düşündüklerim onun yaptığı ve söylediklerinin yanında masal gibi kalıyor, inanın. Balatayı sıyırmamak, kayışı koparmamak için zehirimi akıtmaya çalışıyorum. Bir akşamüstü iş çıkışı yolları yumurta sarısına boyamış güneşe doğru yürürken aklıma geldiği gibi servisteki kızı düşünüyorum. Onun iki koltuk önümde uykuya dalmışken başını düşürdüğü sol omuzundan azıcık sıyrılmış tişörtünün de yardımıyla, süt beyaz teni üzerinden şerit gibi geçen siyah iç çamaşırının nanik yapan görüntüsünü erotik soslara bulamadan seyredişimi düşünüyorum. O görüntüyü hafızamın en çok kurcaladığım çekmecesine özenle saklıyorum. İşte o görüntüyü düşünmek beni biraz olsun rahatlatıyor.

13 Eylül 2008 Cumartesi

Bakış Önemlidir


Evet. Sonuçta size ne "göz"le baktıklarını kavrayabilirsiniz.

Bir akşam iş çıkışı gittiğim bir mekanda saygı duyduğum büyüğümü beklerken "Kütük gibi durmayayım, insanların arasına karışayım, açılmaya çalışayım" diyerek konuşmakta olan dört kişilik bir gruba kenardan, korkak adımlarla dahil olmuştum. Dinlerken, gülerken falan arada bana da laf atmaya başladılar. Samimi insanlar olduklarını görünce ben de yavaştan yavaştan açılmaya başladım. Aradan on dakika geçmişti ki tam karşımda duran kişinin sol omzunun üstünden focus yaparak kapının ağzında beklediğim kişiyi görmüştüm. Yerimi belli etmek için el sallamak istemiştim ama konuşan kişiye saygısızlık olacağından hiç bir hareket yapmamıştım. Bir yandan dinlerken diğer yandan beklediğim kişinin ne yaptığını takip ediyordum. Gözlerim fıldır fldır bir dinlediğim kişi bir de beklediğim kişi arasında dans ederken dinlediğim kişinin söylediği bir şey bütün ilgimi mıknatıs gibi kendisine çekmişti. Ağzımın kenarlarına yayılmış gülümsememle onu dinlerken konuyu aniden başka rotaya sokması sonucu tekrar beklediğim kişiyi taramaya başlamıştım orada. Sonra birkaç metre ileride bana baktığını görmüştüm. Gülümsemesi bir süredir beni izlediğini hissettirmişti. İster istemez gülümsemiştim ve konuşan kişi cümlesine noktayı koyduğu an iyi akşamlar dileyip uzaklaşmıştım oradan. Beklediğim kişiye doğru yürürken tokalaşmak için elimi uzatmıştım ama o elimi es geçip direkt sarılmıştı bana. Ve çekinmeden, utanmadan, sıkılmadan sarılıyor hep. Sanki içine sokmak istermiş gibi... Böyle insanlar çok nadir hayatımda. Ona "Hocam" diye hitab ediyorum genelde. Kafama takılan şeyleri falan çekinmeden anlatabildiğim birisi. Utanmadan anlattığım bütün dertlerimi sıkılmadan dinleyen birisi. Yaşça büyük tabii. Ben liseye başladığımda o benim gibileri eğitiyordu büyük ihtimal. Dediğim gibi utanmadan anlattığım bütün dertlerimi sıkılmadan dinleyen birisi. Yaşı benimkine yakın olsaydı bir süre sonra aşık olmam kaçınılmaz olurdu.

Feist'in adamın kalbini yumuşatan bu fotoğrafını görünce "Hocam" geldi direkt olarak aklıma. Yandan bakışlara ve suratın ortasına düşen perçemlere sempatim var.

05 Eylül 2008 Cuma

Sakin - Artık Gel


Sakin'den bir dakika on iki saniyelik hüzün dalgası.

Sabah kalktım kahvaltı yok
Vapur kaçmış telaşım yok
Simit attım martılar tok
Çünkü sen yoksun

Okullarda ders başlamış
Trafikte uçak kaçmış
Görüşmeler gecikmeli
Çünkü sen yoksun

Akşam oldu boş bir oda
Ben aynı yerdeyim hala
Durdu diyorlar zamana
Çünkü sen yoksun

Gün dün oldu gel yarına

04 Eylül 2008 Perşembe

" I Write..."


"Yazıyorum çünkü... bilmiyorum. İşim bu.
Yazıyorum çünkü yazılanlar Brooklyn feribotuyla aşılmış oldu.
Yazıyorum çünkü bir zamanlar Fransız bir şair Manhattan hakkında 'Zavallı gökyüzünde yıldızdan başka bir şey yok' demiş.
Yazıyorum çünkü Mike O'Shea bana 'dostum' demişti ve ondan önce söylenecek söz yoktu.
Yazıyorum çünkü babam ilk kez kriz geçirmişti, 7 Temmuz'da saat 9'da olmuştu.
Yazıyorum çünkü hiçbir şey ilk aşkın yerini almıyor. Laurie'ye aşıktım.
Yazıyorum çünkü kaçtım... Kaçtım.
Yazıyorum çünkü hayat devam ediyor ve içindeki her birey bu hayattan sorumlu."

Dito Montiel'in seyirciye tekme tokat girişen, otobiyografisinden uyarlayarak yönettiği ilk filminin çıkarılan sahneleri ve alternatif finali arasında yer alıyor bu bölüm.

01 Eylül 2008 Pazartesi

Frank - James Duval



Donnie Darko'nun en önemli karakterlerinden birisi olmasına rağmen filmin dvd kutusunun jenerik kısmında ismi bile geçmiyor! Halbuki Jake Gyllenhaal'un dediği gibi Donnie Darko ile birbirlerini tamamlıyorlar onlar.

Film hakkında o kadar çok şey yazıldı, çizildi, konuşuldu ama bu adam hep geri planda kaldı. James "Frank" Duval: "Hakkı yendi!"

Seni unutmayacağız Donnie Darko'yu g.t ayağına atan tavşan kostümlü abi! (Merak etmeyin adam yaşıyor.)

Theo Faron


Filmlerde kendinizle pek bağdaştırmasanız da felaket sevdiğiniz, sonunda onun gibi olmak istediğiniz karakterler vardır. Ve film bittiğinde ona sarılmak, "Gel bir çayımı iç abi" falan demek istersiniz. Çok sevdiğim Alfonso Cuaron'un uzun plan sekanslarla döşediği filminin ana kahramanı Theo Faron da benim için böyle işte. Gönülsüzce bulaştığı bir davayı çıplak ayakla, burkulmuş bilekle, parmak arası terlikle, sonunda eski püskü spor ayakkabılarla canı pahasına tamamlıyor. Ekran karardığında da size kalan yanaklarınızdaki yaşları silmek oluyor.

Spokane - Minor Careers

Bu şarkıyı dinlemeye başladığım dün geceden beri kan kaybediyorum! Tek kelimesini bile anlamlandıramadığım şarkının sözleri üzerime üzerime geliyor, beni alıp başka alemlere götürüyor, kaşım gözüm patlak halde geri gönderiyor.

Fırat(Wereyda) gönderdi bana bu şarkıyı. Blogunda da link vermiş zaten. Ben link vermeyi falan bilmiyorum. Gidin oradan indirin şarkıyı. Ama bir şey olursa bana gelmeyin. Azmettiren odur çünkü.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık