31 Ekim 2008 Cuma
28 Ekim 2008 Salı
Wiesler

Sinema tarihinin en hümanist kahramanlarından. Sarılıp elini öpmek isteyeceğiniz türden birisi.
Aylar önce izledim Das Leben Der Anderen'i. İnsanın midesine ağır çekimde inen bir yumruk gibiydi. Finaliyle gözyaşlarına boğuyordu.
Ajan Wiesler'i canlandıran Ulrich Mühe 2007 yılında hayatını kaybetmiş. Bazı filmlerin bazı karakterleri asla unutulmaz. Bu da onlardan biri işte.
Gönderen ddarko zaman: 22:29 2 Yorum
Etiketler: das leben der anderen, hümanizm, hüngür şakırt ağlamak, ulrich mühe, unutulmaması gereken kişiler, wiesler
Blogger - 3
O kadar yazdık, çizdik, küfür ettik, kapatılmasının üzerinden fazla bir süre geçmeden açıldı.
Dün akşam Ntv'de Yakın Plan isimli programda bu konu tartışıldı biraz. Sunucu Celal Pir'di. Yanında Deniz Tan isimli bir blog yazarı ve bilişim konularıyla ilgilenen bir avukat vardı (yanılmıyorsam adı Mete Tevetoğlu'ydu.) Bir de Ankara stüdyosunda bir amca vardı. Onun da mesleği yine internet olaylarıyla ilgili bir şeydi.
Programa ilk önce Digiturk bilmemnebirşeysi katıldı. Blogger'ın kapatılmasında bunların parmağı bulunuyormuş. Türkiye Süper Ligi'nin yayın hakları Digiturk'te, biliyorsunuz. Fakat bazı bloglarda süper lig maçları canlı olarak yayınlanıyormuş. Digiturk yetkilileri bu blog sahiplerinin iletişim adreslerine uyarı postası göndermişler. Aradan bir hafta, on gün geçmesine rağmen cevap alamayınca ve uygulamada herhangi bir değişiklik göremeyince dava açmışlar ve blogger kapanmış. Fakat neden olayın Diyarbakır Sulh ve Ceza Mahkemesi'nde halledildiğine dair bir şey söylemediler. Neyse, Digiturk yetkilisinin konuşmasından sonra sözü Ankara bürosundaki amca aldı. O da "Ceza şahsidir. Burada herkes cezalandırılmış. Üç, beş ev suç işledi diye bütün mahalle cezalandırılamaz!" gibilerinden şeyler söyledi. Avukat abi de amcanın söylediklerini onaylayan türden şeyler söyledi. "Olayla ilişkisi bulunmayan ve blogları üzerinden reklam gelirleri elde eden blogger'lar karşı dava açarak haklarını arayabilirler" diye de ekledi. Arada cezanın tam olarak uygulanamadığı, isteyenlerin çeşitli yollarla bloglarına tekrar girebildiği de konuşuldu ki gülümseten bir sohbetti o bölüm.
Erişim yasağı 5651 sayılı kanuna dayanıyormuş.
Blogger'ın merkezi İrlanda'daymış.
Genel görüş birkaç tane blogger'ın yaptığı yanlış yüzünden bütün blogger'ların cezalandırılmasının yanlış bir uygulama olduğu yönündeydi. Programın üstünden bir gün geçti ve blogger açıldı. Mutluyuz.
27 Ekim 2008 Pazartesi
Blogger - 2
Blogger'a ktunnel yardımıyla girenlerdenim. Ktunnel'den de girdiğiniz yerde fazla beklerseniz, bir süre sonra sayfayı değiştirmek istediğinizde sizi başa atıyor. Az önce neredeyse iki saatimi harcadığım ve aklıma estikçe açıp okuduğumda cidden keyif alacağım "Çocuk - 2" başlıklı yazımı yazmıştım. Normalde blogger'da yazılan yazı otomatikman taslak olarak kaydediliyor. Oradan gelen bir alışkanlık olsa gerek yazdıklarımı yayınlatmadan önce kaydetme gereği duymazdım. Az önce de öyle yaptım ve ağzım sulana sulana yazdığım yazım piç oldu, eridi gitti. Yemin ederim burnumun direği sızlıyor!
Blogger'ın neden erişime engellendiğini bilmiyorum ama bunda parmağı olan herkese kafam girsin lan!
Gönderen ddarko zaman: 05:30 0 Yorum
Etiketler: blogger, kafam girsin diyorum ama içimden ağız dolusu küfürler ediyorum, toplasan o küfürleri buradan köye yol olur
26 Ekim 2008 Pazar
Loving You
Juke box'ımız morelma'dan öğrendiğimize göre Şıpsevdi sakızlarının reklam müziğiymiş bu Minne Riperton parçası. O kadarını hatırlamıyorum ama Şıpsevdi sakızlarının bendeki yeri ayrıdır. Küçükken sadece çiğnerdim. Büyüyünce içlerinden çıkan karikatürleri biriktirmeye başladım. Tam olarak lise ikiye gidiyordum bunu yaparken. Hatta sınıftaki arkadaşlara da söylemiştim. Sakız alacakları zaman Şıpsevdi alıyorlardı, karikatürleri de bana getiriyorlardı. Şimdi evdeki küçük bir çantada duruyor onlar.
Çocukluk gibi saf bir şey işte.
Gönderen ddarko zaman: 03:40 0 Yorum
Etiketler: loving you, minnie riperton, çocukluk, şıpsevdi sakızları
Hayal
Cannes Film Festivali'nden alınacak herhangi bir ödül gözüme daima daha saygın görünür, ama kendimi hep Oscar'ı alırken hayal ediyorum. Hatta 15 yaşındayken bunun rüyasını da gördüm. Hayal ettim, rüyamda gördüm, hayal etmeye devam ettim ve son beş yılda eyleme geçme konusunda sadece bir arpa boyu yol gidebildim. O kadar hayalperestim ki bazen realist yönüm baskın olunca yüzüme tokat gibi çarpıyor, sonra da kıvrılıp bir yerlerime giriyor bu ve benzer düşünceler.
Gönderen ddarko zaman: 03:20 0 Yorum
Etiketler: cannes film festivali, hayalperest olmak, oscar
Blogger
Kendi bloguma girdiğimde "Erişime engellenmiştir falan filan" yazısını görünce şok oldum. "Haydaa! Benim blogumu kim, neden mahkemeye versin ki?" falan diye düşündüm. Diğer yandan msn'den arkadaşla yazışıyorum. Ona açıkladım durumu. "İnanılmaz şaşkınım ya!" dedim. Pek de suya sabuna dokunmayan şeyler yazdığım için harbiden şaşkındım. Başka bloglara bakmak da aklıma gelmiyor anasını satayım. Allah'tan arkadaş bunun bana has bir şey olmadığını, blogger'ın erişime engellendiğini söyledi. Lafın gelişi bir evin değil de büyük bir kentin yok edilme düşüncesi bir an için - sadece bir an için - beni mutlu etti.
Blogger'ın erişime kapatılması konusunda hoşnut olduğumu ima etmiyorum, yanlış anlaşılmasın. Birilerinin yazdığı şeylerin onları hiç tanımayan kişiler tarafından oldukça önemsendiğine inanan birisiyim. Ktunnel vs. türünden şeyler olmasa ve yeni yazı eklemediklerini bildiğim halde her gün sayfalarını en az iki kez ziyaret ettiğim kişilere bu yolla ulaşamamak can sıkıcı olurdu... Sadece teknoloji özürlü tarafıma vurgu yapmak istedim.
Gönderen ddarko zaman: 03:40 1 Yorum
Etiketler: blogger, engellense ne yazar ki bizler daha büyük bir şeyin parçasıyız, yanlış anlamak, yanlış anlaşılmaktan korkmak
20 Ekim 2008 Pazartesi
Charlie Brown

Çok özel birisi o. Oya Küçümen'in sesiyle evimize misafir olduğunda "gup gup" diye yanan sobanın arkasına kıvrılır, büyük bir zevkle seyrederdim.
Gönderen ddarko zaman: 06:53 0 Yorum
Etiketler: charlie brown, oya küçümen
Half Nelson - Ryan Gosling

Sekseninci izleyişimden sonra en azından iki-üç cümle yazmaya karar verdim. En çok etkilendiğim performanslar sıralamasında ilk5'e girer (hatta aklıma gelen ilk kişi). Düşünün işte; filmi, özellikle de Ryan Gosling'in oyununu o kadar çok beğendim ki sekseninci izleyişim derken abartmıyorum. Aktör olmuş olsam ve bana kimin, hangi filmdeki performansını canlandırmak istediğimi sorsalar hiç düşünmeden "Half Nelson'daki Ryan Gosling" derdim. Bir karakter baştan sona ancak bu kadar istikrarlı canlandırılabilir.
İleride aktörlük falan yaparsam bunda kesinlikle Ryan Gosling'in payı vardır.
"İkinci şanslar her zaman verilmez. Değerlendirmesini bilmek lazım."
Gönderen ddarko zaman: 06:31 0 Yorum
Etiketler: etkisinden kurtulamadığımız performanslar, half nelson, ryan fleck ile anna boden, ryan gosling
18 Ekim 2008 Cumartesi
Bir Garip Rüya - 2
Bu sefer gördüğüm rüya en gariplerinden.
İnternetten tanıştığım bir kız arkadaş var. Bir yıldan fazla süredir ara ara yazışırız. Çok da güzeldir kendisi. Spaces'inde falan onlarca fotoğrafı vardır. Aralarında birkaç tane kız kardeşinin de fotoğrafları var. İşte ben o kardeşi gördüm rüyamda. Kanlı canlı halini görmediğim birisinin, yine kanlı canlı halini görmediğim kardeşini gördüm rüyamda. Tamam, burası ilginç. Fakat ondan daha ilginç olanı şu: Rüyada Jack Nicholson'la birlikte gecenin bir vakti buz gibi suda yüzüyoruz. Hayatım boyunca denize iki kere girdim. Haliyle yüzme falan bilmem. Bu da ilginç ama diğerlerinin yanında sönük kalıyor. Neyse, Jack amcayla birlikte denizde bir şeyler arıyoruz, ama bulana kadar ben de bilmiyorum ne aradığımızı. Hava kötü, su soğuk, deniz dalgalı. İçimde bir korku var. Koskoca Jack Nicholson yanımda yüzüyor ve Türkçe konuşuyor. Metrelerce ötede yüzeyde dalgalanan kutu gibi bir şey var. Hemen o bölgeye yüzüp ne olduğuna bakıyoruz. Tabut gibi bir şey resmen. "Korkuyorum Jack!" diyorum. "Korkma evlat, sakin ol!" diyor. Sonra da tabut gibi şeyin kapağını açmak için benden yardım istiyor. İkimiz birden asılınca sökülüyor kapak. Siyah poşete sarılmış bir şey var, aşağı yukarı 1.60 boylarında. Ellerimi uzatıyorum. Dokunduğum şey tuğla kadar sert. Poşetin bir kısmını yırtıyoruz. Beyaz bir şey görününce anlıyoruz onun kefen olduğunu. Sonra benim gözlerime ayak uçlarında duran kağıtlar takılıyor. Alıp okuyorum. Yazılanlar benim arkadaşın kaleminden çıkacak türden şeyler. "Lan acaba o mu?" diyorum kendi kendime. Dayanamayıp yüzünü görmek için ısrar ediyorum. Jack kırmıyor beni. Naaşın yüzünü açıyor. Gördüğümüz yüz arkadaşa değil, kardeşine ait. Jack'le şaşkın şaşkın birbirimize bakıyoruz. Sonra sahne değişiyor. Güneşli, güzel bir gün. Vapurun kıç kısmındayım. Yanımda da internetten tanıştığım o arkadaş var. Kendisine gördüğüm rüyayı anlatıyorum. Gülümseyerek beni dinliyor ama ben hala gerginim.
Gönderen ddarko zaman: 01:26 0 Yorum
Etiketler: bir garip rüya, jack nicholson, kabus, rüya
17 Ekim 2008 Cuma
The United States of Leland

Uykusuz kaldığım ve televizyona sığındığım bir gece Trt 2'de izlemiştim bu filmi. 3 yıl falan oluyor. Ryan Gosling, Jena Malone, Chris Klein, Don Cheadle, ufak bir rolde de Kevin Spacey vardı.
Leland zamanının büyük kısmını kız arkadaşının yanında, okulda ve kız arkadaşının (Jena Malone) zihinsel engelli kardeşiyle ilgilenerek geçiriyordu. Aynı zamanda sıkça yazı yazdığı, "Leland Birleşik Devletleri" ismini verdiği bir defteri vardı. Sakin, kendi halinde bir çocuktu. Fakat gün geliyor kız arkadaşının zihinsel engelli kardeşini öldürüyordu. Bunun sonucu olarak rehabilitasyon merkezi gibi bir yere yerleştiriliyordu. Orada onunla ilgilenen doktor (Don Cheadle) Leland'ın defterinde neler yazdığını çok merak ediyordu ve defterin telif haklarını satın alarak içinde yazanları senaryoya dönüştürmek istiyordu. Arada flashback'ler falan oluyordu. Leland'ın ailesiyle, çevresiyle olan ilişkilerini falan seyrediyorduk. Babasıyla ilişkisi kopuktu mesela. Anne ve babası ayrı mıydı neydi. Bir gün yanına gelmesi için babası para gönderiyordu Leland'a. Sonra, Leland ya yanlış uçağa biniyordu, ya da doğru uçağa biniyordu fakat babası onu almaya gelemiyordu. Havaalanında beklerken tanıştığı bir aile bunu evlerine davet ediyordu. Aralarında dostluk başlıyordu. Ondan sonra babası, Leland'a belli aralıklarla uçak bileti alması ve istediği herhangi bir yere gidip gezmesi için para gönderiyordu. Leland'ın arada farklı şehirlere gittiği oluyordu ama genelde o ailenin yanına gidiyordu.
Leland rehabilitasyon merkezi gibi yerdeyken kız arkadaşı alemlere akıyordu, önüne gelenle yatıyordu. Aralarında akrabalık bulunmayan, sadece aynı mahallede oturan bir çocuk (Chris Klein) durumu fark edince kıza yardımcı olmak istiyordu. Onun peşinden gidip baskın yapıyor, birlikte olduğu erkeği de bir güzel patakladıktan sonra kızı evine geri götürüyordu. Kıza karşı da hoşlaşma içinde falan değildi ha. Sadece korumacı bir tavrı vardı.
Flasback'ler sayesinde Leland'ın o bahsettiğim aileye son gidişini görüyorduk. Anne ve babanın boşanması sonucu aile dağılıyordu. O gece ikisinin arasında "samimi" şeyler yaşanıyordu.
Bu arada doktor, Leland'ın defterinde neler yazdığını öğrenemiyordu.
Leland'ın zihinsel engelli çocuğu neden öldürdüğünü hatırlamıyorum, filmin finalinde kimin ölüp kimin kaldığını falan hatırlayamıyorum. Hatırladıklarım yukarıda yazdıklarımdan ibaret. Bir de bu filmden kitap okurken aldığım tadı aldığımı hatırlıyorum. Öyle bir havası vardı filmin. Etkilendiğimi biliyorum. Aklıma geldikçe hüzünleniyorum ve bir kere daha izlemek istiyorum. Fakat böyle bir imkanım yok. Eğer varsa internetten indirmeyi deneyeceğim. Uzun zamandır aklıma girip duruyordu bu film. Yurt dışında dvd'si çıkmış ama bizde tık yok.
Ayrıca Matthew Ryan Hoge diye bir adam yazıp yönetmiş bu filmi. Ondan sonra da elini eteğini piyasadan çekmiş.
Gönderen ddarko zaman: 05:57 0 Yorum
Etiketler: akıldan çıkmayan filmler, matthew ryan hoge, ryan gosling, the united states of leland
12 Ekim 2008 Pazar
Kısa Film Olayları
"İzlemesek de olur" türünden bir kısa film daha çektik.
Gönderen ddarko zaman: 21:01 0 Yorum
Etiketler: bir akın-halil-volkan kısa filmi, bu filmin de bir halta benzememesi bizi şaşırtmadı fakat denedikçe daha iyiye gidiyoruz, kısa film
Okul Falan
Aslında bu konu hakkında uzunca bir yazı yazacaktım. Fakat sonradan vazgeçtim, gereksiz buldum. Birkaç gün sonra gerekli görürsem yayınlarım o yazıyı.
Özel bir üniversitenin (rektörümüz özel değil, vakıf üniversitesi olduğunu söylüyor) Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümüne kayıt yaptırmıştım. Sinema üzerine eğitim almak yıllardır istediğim bir şeydir. Neyse, kaydolmama rağmen günlerdir gidemiyordum. Geçen cuma günü gidebildim sadece. Ders programını gördükçe heyecanlanıyordum zaten. Cuma günü derslere girince de büyük keyif aldım.
Pazartesi günü danışacağım şeyler olacak. İşin aslı şu; minareyi çaldım ama kılıf uyduramıyorum.
Gönderen ddarko zaman: 17:36 0 Yorum
Etiketler: gergin günler, ikinci yüksekokul, radyo ve tv programcılığı
10 Ekim 2008 Cuma
Anna Friel

Bitiyorum bu ablaya! Felaket tatlı bir şey.
Sarılayım, yanağından öpeyim, fonda J'y Suis Jamais Alle çalarken dans edelim istiyorum. İki dakika bile sürmez bunlar. Gerçekleşse felaket mutlu olurdum.
Gönderen ddarko zaman: 00:25 0 Yorum
Etiketler: anna friel, güzel dediğin böyle olur, pushing daisies
06 Ekim 2008 Pazartesi
İngilizce
İlk öğrenmeye başladığımız dönemlerde dilimize nereden dolandıysa "What is your name?" sorusuna sürekli "Yat da zorleyim!" diye cevap verirdik ve bunu yaparken ilkokul dördüncü sınıfa gidiyorduk. Ta o zamandan aramıza koyduğum bir engel vardı. Sonradan yavaş yavaş kanım kaynamaya başlasa da hiçbir zaman derdimi anlatacak kadar öğrenemedim ingilizceyi. İlkokul beşinci sınıf ingilizce öğretmenimiz çok kafa adamdı. Onun sayesinde bir iki kademe ilerleyebilmiştim. Orta biri hatırlamıyorum ama sorun olduğunu sanmam. Orta ikiyi hatırlıyorum. Çünkü o zaman bize gelen iki ingilizce öğretmeninden de nefret ederdim. İlki kadındı ve sürekli bizi aşağılayan şeyler söylerdi. İkincisinden de cidden önemsiz sayılabilecek bir sebep yüzünden bütün sınıf önünde yedi tokat (dördü sola, üçü sağa) yemiştim. İnsanın hocaya kanı kaynamayınca derse de kaynamıyor tabii. Ve benim ortaokul hayatımda ilk defa karnemde matematik dersi zayıf değildi. Onun yerine ingilizce dersim 1'di. O zamanlar karnenizde bir zayıfınız varsa kurul kararı gibi bir şeyle geçiyordunuz galiba. Öyle bir şeyler oluyordu işte... Sekizinci sınıfta dersler konusunda pek kastırdığımı hatırlamıyorum açıkçası. Son sınıf olunca fazla sıkmıyorlardı ya öğrenciyi, o bakımdan. Zaten ben o zaman sınıfın en çalışkan öğrencilerinden ikisiyle oturuyordum. Birisi yedi yaşından beri dostum olan Sezgin, diğeri de okul futbol takımından Önder. Sıkıştığım zamanlar kopya çektiğim zamanlar olurdu yani. Fakat genelde şöyle bir durum gerçekleşirdi: Ben onların arasında sönük kaldığımdan, sınavı bitirenler sınıfı terk ettikçe boşalan sıralara ya onlar ya da ben geçerdim ve birbirimizle pek etkileşime geçemezdik. Neyse, sekizinci sınıfı hocaların da ittirmesiyle zayıfsız geçtim.
Lisedeki ingilizce öğretmenimiz dünyalar tatlısı bir bayandı. Pratiğe çok önem verirdi. Her ders tahtaya birilerini zorla kaldırırdı. Aralardan sessiz sakin öğrencileri seçerdi genelde. Gel zaman git zaman benim de üstüme gelmeye başladı. Ne sorsa cevap verir, dediğini yapar hale gelmiştim. Hatta bir sınavda adres tarif etme olayını sadece ben eksiksiz ve doğru yapmıştım. Hocamız da beni herkesin önünde tebrik etmişti. Utangaç birisi olmama rağmen sınıfta bayan öğrenci olmaması beni fena halde rahatlatıyordu. Onun için hocanın övgü dolu sözleri sebebiyle kasılmaktan, hava atmaktan, şekilden şekle girmekten alıkoyamadım kendimi.
Endüstri meslek lisesi olduğundan yanılmıyorsam sadece bir sene ingilizce okuduk. Lisedeki son iki sene ingilizce bir kenarda kalıverdi öylece. Ama cnbc-e dizileri olsun, dvd filmler sağ olsun "Fuck you!" ile "Son of a bitch"i öğrenebildik. "What's up man"i falan söylememe gerek yoktur herhalde. Ha, bir de "Naked" falan var. Oralara hiç girmiyorum.
Yüksekokulda da ortalama bir haldeydim işte. Sınıf geçecek, bütünlemelere kalmayacak kadar biliyordum. Pek zor olmadı benim için. Ama pek çok arkadaşın belalısı oldu ingilizce dersi. Mesela bizim bölümün öğrenci başkanının sadece ingilizce dersi zayıftı, diğer dersleri süperdi. Ayrıca biz ikinci öğretimdik. Yani okul harçları fena tuzluydu. Harç parası yatırırken yemin ederim hayatım boyunca bir arada görmediğim miktarı cebimde taşıyordum. Genele vurursak çok fazla sayılmazdı ama ben cidden o kadar parayı daha önce bir arada görmemiştim ve gündüz öğretimindekilerle aramızda dağlar kadar fark vardı... Veznedara verirken falan beş kere sayar, titreyen ellerimle uzatırdım parayı. Neyse, bizim bu öğrenci başkanının ingilizce dersi de iyi olsaydı %10'luk dilime girecek ve gündüz öğretim ücreti ödeyecekti. Yanılmıyorsam çok sevdiğimiz Suat Hoca'mız ingilizce dersine gelen bayan hocamızla bu arkadaşın durumunu konuşmuş ama bayan hocamızın tepkisi "Bana not için gelmeyin!" olmuş. Neticede o arkadaş iki yıl boyunca ikinci öğretim ücreti ödedi. Fakat ingilizce dersine giren bayan hocamız öğrenci işlerine ya da Müdüre Hanım'a yazılan bir dilekçe üzerine bir daha derslerimize girmedi.
Mezun olunca insanda acayip bir heyecan oluyor ya iş bulma konusunda, bende de vardı tabii ki o. Gerçi benin alttan iki dersim vardı ve okul bir yıl uzamıştı. Mezun sayılmazdım ama sonuçta bir işe girecektim. "Ulan bunun üstüne bir de ingilizce öğrensem çok deli olurum ha" falan diye düşünerek birkaç yere gittim, soruşturdum ama biraz kişisel biraz da "duygusal" sebeplerden dolayı gidemedim ingilizce kursuna.
Bu aralar ingilizce şarkılar dinliyorum anlamasam da. Sadece bu sebepten değil ama eksikliğini cidden hissediyorum. Mesela bir keresinde Büyük Ada'ya gitmiştik. Orada bir şey için sıra beklerken turistlerden birisi bana dönerek "May be i sure..." gibilerinden lafa dalmıştı ama ben direkt "I don't speak English" diye yapıştırmıştım lafı. Ardından "Sorry" falan demiştim. Tabii bu kadar rahat diyemedim bunları. Kekeleyerek söyledim resmen. Sonra arkadaki abilerden birisi ortaya atılarak yardımcı olmuştu turistlere. Feci karizma yapmıştı eleman.
Yine öyle güneşli bir günde Dolmabahçe Sarayı'na gitmiştik grupça. Tam çıkışta bir çift turist çevirmişti beni. Ellerinde fotoğraf makinaları vardı ve onları çekmeme dair şeyler söyledikleri anlaşılıyordu. Durumu anlamıştım ama aptala yatarak "I don't speak English" diyerek oradan uzaklaşacaktım ki üstelemeye başladı abi. Bizimkiler de beni orada bırakarak uzamışlardı. Adam bana deklanşörü göstererek "Just to push" gibilerinden bir şey söyledi. Tam olarak böyle değil ama buna benzer bir şeyler söyledi işte. "Okey" diyerek elime aldım makinayı. Digital bir makinaydı. Hani, siz hiçbir şeyi yapmıyorsunuz, sadece deklanşöre basıyorsunuz ya o türden bir şey işte. Onları kadrajın tam ortasına aldım ve fazla kafa boşluğu bırakmadım. Deklanşöre basarak ekranın donmasını bekledim. İşlem bitince gülümseyerek makinasını uzattım abiye. Çekik gözlü insanlara has eğilme hareketini yaparak "Thank you" dedi. "You are welcome" dedim (o kadar biliyoruz canım). Adam çektiğim kareye bakarken "Have a nice day" diyerek oradan uzaklaştım. Baktım ki üzerlerine doğru yürüdüğüm arkadaşlar bana gülüyorlar "Shut to fuck up!" dedim onlara (doğrusu bu mu bilmiyorum ama tam olarak öyle söyledim onlara). İyice yarıldık tabii oracıkta.
Dediğim gibi ingilizce şarkılar dinliyorum bu aralar. Bir süre sonra özenmeye başladım valla. Across the Universe'ü Fiona Apple gibi söylemeyi isterdim mesela. O da olmadı, en azından doğru bir telaffuzla söylesem de yeter bana. Mad World aynı şekilde. Travis'ten Luv'u banyoda söyleyebilecek kadar kavrayabilsem yeter. Radiohead'den Nice Dream'ı içimden söyleyebilsem de olur.
Gönderen ddarko zaman: 06:56 0 Yorum
Etiketler: bir lisan bir insan, ingilizce, ingilizce şarkılara merak salmak, ingilizce şart aga, sadece küfürleri bilmek yetmez
03 Ekim 2008 Cuma
Yerle Bir Olan Uslu Çocuk İmajım
-Umurunda mı?
-Evet, umurumda... Bazen aklıma geliyor da cidden utanıyorum. Yüzümün kızardığını falan hissedebilyorum. Kolay kolay unutulmayacak bir şey bu. Eminim bütün öğrencilerine anlatmıştır beni.
Gönderen ddarko zaman: 23:18 0 Yorum
Etiketler: kırklareli, utanmak, yerle bir olan uslu çocuk imajı, yüksekokul
02 Ekim 2008 Perşembe
Bayram Geçti Ama...
Eski bayramların tadı yok. Harçlık falan vermiyorlar artık.
Gönderen ddarko zaman: 22:03 0 Yorum
Etiketler: bayram seyran güzel şey, bayramlarda harçlık veren tarafa geçmek
Hakkımda
Şeref Tribünü
-
Oğul ne haber8 saat önce
-
Bu Soru Gerçekten Var!9 saat önce
-
jetonum bittiği için çana oynayamıyorum19 saat önce
-
-
"It could be Lupus"21 saat önce
-
Summer Lovus1 gün önce
-
-
-
-
-
-
-
Canon See Him :)5 gün önce
-
Saç, Bant, Aşk5 gün önce
-
-
The Small Faces - Lazy Sunday1 hafta önce
-
The Pursuit1 hafta önce
-
About:Blank5 hafta önce
-
-
-
Father and Daughter...4 ay önce
-

