İki Dünya Arasındaki Meczup
Ne hevesli gövdelerin vaatkarca ortalığa döküldüğü ne de kötücül fırsatların kol gezdiği sıradan bir bahar akşamıymış. Yeni yeni uyanmaya başlayan sokak lambalarının mahmur ışığı altında genç bir adam, uğultuyla çalkalanan kalabalık bir caddede ilerliyormuş. Tüm dünya soğuk bir karanlığa gömülmüş renksiz ve cansızmış onun gözünde.
Derken, birkaç metre önünde ilerleyen genç bir kadını fark etmiş; sanki az önce orada değilmiş gibi birden bire... Üzerinde tek parça açık renk bir elbise, yürüdükçe içini sızlatıyormuş ince ince. Kadın da bütün dünya gibi hüzünlüymüş ya da Adam, Kadın'ı da bütün dünya gibi hüzünlü görürmüş ya da bütün dünya kendiymiş de Adam'ın kendisi baştan ayağa hüzünlüymüş.
Bunu Kadın'a söylemek zorunda hissetmiş kendisini.
"Yüzün sanki kendisi hüznün," demiş, damdan düşer gibi.
"Hüzünlüyüm, sanki avuçlarımdan kayıyor bütün ömrüm!" diye cevaplamış Kadın.
"En sevdiğim şeyler geliyor aklıma; beyaz ilmekli sarı bir çiçek, hoş kokulu bir küçük dal iğde mesela. O eksik kalınca artık onları da sevmediğimi anlıyorum."
"Bu dünyanın adaleti yok," diye başlamış Adam. "Varsa da en fazla kırk beş numara ayacık boyu mezarlar kadar. Dışarıda kederli hayat şarkısı cilalı öykünlere ithaf edilmiş sevimli tefrikalar. Hesap zamanı geldiğinde talan olan umutlar. Bu dünyanın adaleti yok, varsa da en fazla bu kadar."
"Böyle zamanlarda yaşamak ağır gelir senin ve benim gibilere. Eğ başını selam ver; hoş bulduk de, milyonlarca ruhun cirit attığı hayal kırıkları kulübüne ve vazgeçme, çivile kendini bulduğun tek güzelliğe. Mesela sana çok yakışan beyaz ilmekli sarı bir çiçeğe ya da süt şişesinde yaşatacağın hoş kokulu bir küçük dal iğdeye!"
Kadın, kötü niyetli olmadığını hissettiyse de ruhsuz tavsiyelerle hayallerini zedelediğini düşünmüş Adam'ın. Adam da hakkında neler düşündüğünü onun sıkıntılı suskunluğunda apaçık görebiliyormuş ama düş kırıklarını taburcu etmek için değil; aklına gelenleri sıralamak, onun yaşamında köklü değişiklikler yapmaya bile hazırmış.
"Kimseyi suçlama! Hayatın ne bir haritası ne de bir sağlaması var. İnsanın karşısına sapa yollar her zaman çıkar. Ki sapa yollarda üzerine çamur değil bilgelik sıçlar. Sanırsın nabzın ayak üstü durur. Unutma ki hayatın diz boyu telvesi de gün olur avuçlarında durulur. Bir gün pişmanlıklarına neşter attığında , şimdi kendini zincirlediğin bu amansız tükenişi göreceksin ve kendi bilgeliğinle kendine beş yıldızlı bir ömür biçeceksin. Belki de sırf bu resme en hoyrat kahkahalarla güleceksin."
Karşıdan zehirli bir ok gibi dimdik gelen kalabalığa çarpılmadan, karalı ve çabucak eklemiş Adam:
"Benimle evlenir misin?"
Sesi o kadar içtenmiş ki, Kadın sırf bu içtenlikteki bir sesten işiteceği bir çift söze, üstelik sadece Türkçesine, ömrünü takas edebileceğini zannetmiş; ve hayallerini bir anlığına unutup kabul etmiş hiç düşünmeden!
Etmiş etmesine de, aklından geçenleri okuyan Adam kalabalığın ortasına karışıp bir anda kaybolmuş ortalıktan. Bir ara belli belirsiz karanlık bir sokakta hızla uzaklaştığını görmüş ama hiç darılmamış bu gereksiz ve tuhaf mahcubiyete. Çünkü dürüstlüğünden hiç kuşku duymuyormuş, karşısına bir daha çıkacağından da.
Mevsimler karşılamış Kadın, sararan yapraklar uğurlamış. Soğuk karlar altında titrediği umutsuz zamanlar tüketmiş. Güneşin gökyüzünde cömertçe tüttüğü sıcak ve iyimser günlerde, gözlerine meraklı perdeler takıp yüksek binaların gölgesinde yaralı bir nehir gibi yalpalaya yalpalaya aktığı eli boş adımlar atmış. Yıldızlarla beraber caddeye döküldüğü puslu isyan akşamlarından hatıra, başı önde eğik, 'bir daha asla ve asla' notları almış seyir defterine.
Tam bir yıl sonra, karanlığın aynı masumane hüznüyle henüz yeşerdiği aynı saatlerde rastlamış Adam'a. Kalabalığın içinde herhangi biri gibi dursa da...
Yüksek binaların gölgesinde yürürken dalgınlık denizinde rekora giden dalgınçmış. Ömrünü hüzünle ağartmış ağar/mış/başlı usta. Kökleri madencileri kollayan dev bir çınarmış.
"Her akşam buradan yavaşça seni arayarak geçtim, yoktun! Neden kayboldun? Küçükken komşunun bahçesinden çaldığım çağlalar kadar yakındın. Elimi uzatsam tutacak kadar yakındın. Huysuz çocukluğum kadar, hülyalı gençliğim kadar, düş kırıklıklarım kadar yakındın ama neden karşıma çıkmadın?"
Adam susuyormuş. Susmak bir gerçeğin ertelenen kaçışı. Yaşamışlık tasviriymiş bilge. Bilge, bir olasılığın dilde ağırlığı, yani ergenlik masallarının 1001 gece çarpımı.
Adam, tek kelime etmeden Kadın'ı kirli ve kırık bir bankta pinekleyen zavallı bir berduşun yanına götürmüş. Saçı sakalı birbirine girmiş, modern zamanlara iste de ait olamayan hırpani kılıklı bir Adam'mış o. Tedavi görülüp topluma kazandırılmış haline bile içine kapanık dedikleri türden zararsız biri.
"Kadınının özenle serdiği sıcacık yatağına uzanıyor," diye başlamış Adam, Adam'ı gösterip.
"Kornasını sonuna kadar açtığı televizyondan gelen vızır vızır araba gürültülerine aldırmadan yorganını üstüne çekiyor, tatlı, yumuşacık bir uykuya mutlulukla dalıyor. Uyandığındaysa kırık tahtaları sırtına batan bu eski bankta buluyor kendini. Soğuktan donmak üzere, gazetelerin altında... Yanı başındaysa son sürat gecenin karanlığına dalan umursamaz arabaları görüyor; güzel kadınını değil!"
"Böyle soğuk ve yalnız gecelerde tekrar uyumamak, uykusunda donmamak için, Adam kendine çok bilinen eski bir masalı anlatıyormuş. Kendini hapsettiği sarayından dışarı çıkıp da bir türlü insanların arasına karışamayan kederli prens diye başlıyormuş ciddiyetle: Prens bütün günü, aynalar karşısında sırtındaki çirkin kamburu seyrederek, bir köşede haline kahrolarak, düşüncelerinin onu savurduğu acımasız kuruntularda boğularak geçirirmiş... Bür gün aynadan iğrenmek yerine, bahçeye baktıkça mutlu olacağı bir heykelini yaptırmayı akıl etmiş. Ve masal bu ya, heykelini yıllarca gıptayla izleyen Prens, heykeli gibi tam istediği kişi oluvermiş sonunda."
"Adam, günler geçtikçe farkında olmadan masaldaki Prensin yerine kendini koymayı başlamış. Bir süre sonra o küçük Prensilikten sıkılıp, ait olamadığı modern zamanlara, çağdaş mekanlara, yüksek binaların gölgesinde uzayıp giden kalabalık caddelere açılmış... Ancak kimsenin varlığından haberdar olmadığı bu hayal oyunu da kendini kandırdığı kuşkusuyla çok geçmeden büyüsünü yitirmiş."
"Sonra Adam, hayal de olsa, aksak da olsa kendi uydurduğu dünyada, Adam'ı düşünen bir Kadın'ı hayal etmeye başlamış, onu merak eden, onun için endişelenen. Bir akşam saatinde yıldızlarla beraber kalabalık caddelere dökülüp, aceleci adımlarla onu arayan... Kadın'ın sadece hayal dünyasında değil, gerçekte de Adam'ı aradığını hayal ediyor ve hasta kuruntularından, küçük hayatından kurtulup bu dünyaya, onun yaşadığını hayal ettiği bu dünyaya ait normal biri olduğunu hissediyormuş. Bir fazlalık değil, Tanrının bir hatası değil, kazara türemiş bir böcek değil..."
"Tabii ki bu da bir süre idare edebilmiş Adam'ın meraklı hayal gücünü. Aslında meraktan çok dizginleyemediği o ait olma açlığıyla, küçücük bir ihtimal de olsa gerçekliğini sorgulamak için bir akşam vakti çıkıvermiş Kadın'ın karşısına."
Ansızın susmuş Adam, dikkatle Kadın'a bakmış.
"Sonrasında olanları biliyorsun. Bir hayalsen öyle kal, lütfen!"
Donakalmış Kadın. Yüzünün kendisiymiş hüzün. Hüzün, bir hayalin çaresiz yankısı, birazdan ihtilal kusacak utangaç yanardağ ağzı.
Ben senin hayalinsem, benim tüm kusurlarım, tüm düş kırılıklarım hatta burada şu an öfkeyle söylediğim sözler bile benim kontrolüm dışında senin saçmalıkların; sense elini taşın altına sokmadan, yardım etmeye uğraşmadan bir sürü ruhsuz tavsiyeyle beni kandırmaya çalıştın, söyle benim için bundan sonra ne yapacaksın?"
Hem bu dünyanın insanı gibi yaşamaya devam etmek hem de Kadın'ı düşlerine kavuşturmak istiyormuş Adam, tüm kalbiyle. Meğer önceden beridir aklının bir kuytu köşesinde yavaş yavaş büyüyen o öldürme fikri işte tam bu kaygan anda ne yazık ki mantıklı gelmiş.
Gece yaklaştıkça akşamcıların ayak sesleri yankılanıyormuş ıssız duvarlarda. Neşeli şarkılar çınlıyormuş Adam'ın kulaklarında. Oysa şarkıları gibi neşeleri de yalan; Adam'ın hevesli adımları kadar yalan. Çünkü gece hiç kimseyi avutmaz hiçbir zaman.
Çünkü gece soğuk, gece amansız!
Çünkü Gece, Adam. Adamsa yapayalnız!