29 Kasım 2008 Cumartesi

Vize Haftası

Bugün vizeler başlıyor ve ben adamakıllı çalışmadım bile. Üstüne üstlük Bilgisayar sınavının da bugün olduğunu öğrendim. Ben sadece İngilizce var sanıyordum. Programda eksik bir şeyler gözüme çarpıyordu zaten. Demek ki buymuş.

İş hayatımdaki bir yılımda sınav haftalarının ne kadar uyuz bir şey olduğunu daha da iyi anlamıştım. Sınava girmeyecek olmanın getirdiği rahatlık süper bir şeydi!

Kırklareli'nde Makine okurken sınav haftaları felaket sinir-stres bir şey olurdum ben. Yaklaşmak istemezlerdi yanıma, o derece. Bu sefer istediğim bölümde okumanın getirdiği bir güzellik olarak daha rahatım. İyice salmadım tabii kendimi. Hafiften diken üstünde olmak durumu var. Yapılacak işlerdeki kadar olmasa da bir şeyleri kanıtlama isteği var.

23 Kasım 2008 Pazar

İş

İkinci öğretim öğrencisiyim. Part time iş arıyorum. "Ne iş olsa yaparım abi"cilerdenim. Kafa yormayacak işler tercihimdir. Geçen gün okuldaki temizlikçi abilere sordum eleman lazım mı diye. Olmadığını, kadronun dolu olduğunu söylediler. Kadroda bana da yer olsaydı özentiden Good Will Hunting'deki Will havalarına yatardım ne güzel.

Geçen gün bir arkadaş "Benim bölüm birincisi olmam lazım hocam!" dedi. Hoca da elini omzuma koyarak "Benim bölüm birincim bellidir" dedi. Popomla gözyüzü arasındaki mesafeyi tahmin edebiliyorsunuz değil mi? Aslında hocaya herhangi bir işimi göstermedim. Sadece üç tane kısa film sinopsisimden bahsettim. Yüreklendirmek için de söylemiş olabilir bunu. Yine de ne hissettiğimi az çok tahmin edersiniz.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Volkan'ın Doğum Günü

İki yıldır aksiyon içeriyor bu adamın doğum günleri. Halil'le ancak 23:30 civarı irtibat kurabildim ve anlaşmaya vardık. Volkan'ı da arayıp herhangi bir falso vermedik. "Görüntü Teknikleri dersi için aklıma süper bir şey geldi! Hemen gelmen lazım abi!" yalanını yuttu. Buluşma yerine hemen çıkacağını söyledi. Ben de giyinip çıktım. Çıktım da meydana gidene kadar saat oldu on iki. E o saatte de açık pastane yok. O yağmurun altında bir o yana bir bu yana koşturup pastane arıyorum. Sonunda bir tane buluyorum ama dükkanda tadilat var ve raflarında sadece iki tane pasta kalmış. Büyük olanı bütçemi aşıyor. Pastanın fiyatına içimden küfür ederken ufak olanı alıyorum. Pastanenin çaprazlama duran duvar saatine bakınca heyecanlanıyorum. Metronun son seferine sadece birkaç dakika kalmış. Pastayı hemen kapıp başlıyorum koşturmaya. Uzun zamandır adamakıllı hareket etmediğimden eklem yerlerim ağrımaya başlıyor. Hatta sokağın sonuna geldiğimde diz kapağıma feci bir ağrı saplanıyor. Topallaya topallaya metroya girip jeton alıyorum. Para üstünü cebime koyarken de metronun yanaştığını ve kapılarını açtığını duyuyorum. Kaçırmamak için acele ederek turnikeden geçiyor, merdivenleri koşa koşa iniyor, tam kapılar kapanacakken metronun içine atıyorum kendimi. İlk gördüğüm yere oturarak camdaki yağmur damlacıklarını yarıştırıyorum.

Dükkanın önünde üstüme başıma çekidüzen verirken içerideki Halil ve Volkan'ın sesini duyabiliyorum. Kapıyı Volkan açıyor. "Gel lan! Ben de senin geçen sene bana yaptığın doğum günü sürprizini anlatıyordum Halil'e. Elindeki poşette ne var?"

"Hiç üstüne alınma valla. Islanmasın diye poşete koydum kamerayı."

Poşeti tezgaha koyup montumu çıkarıyorum. Sonra da poşeti açarak pastayı gösteriyorum. Yakama yapışıyor Volkan.

Günlerdir ödev için bir şeyler çekeceğimizi konuştuğumuzdan sürpriz yapabileceğimiz aklının ucundan bile geçmiyormuş. Yerken pastaya kaç para verdiğimi soruyor. Söylememe konusunda ısrar etsem de sonunda söylüyorum. "Of! İyi geçirmişler lan!" diyor Volkan. Halil genizinden hırlıyor. Katıla katıla gülerken Volkan'ın çatalına vuruyorum ve bir dahaki kısa filmde kapris yapmayacağına dair söz alıyorum.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Geçen Sene Bugün

Kırklareli'nde alttan bıraktığım derslerle ilgileniyordum ve Volkan'ın doğum günüydü. Ufak bir iş için teyzemlere gitmiştim. Dönüşte de -söylenmez böyle şeyler ama- cebimdeki son parayla (hatta beş kuruş eksikti) Volkan'a pasta almıştım. "Hayatımın en güzel günlerindendi lan!" der, her hatırlayışında.

Bu akşam da bir şeyler yaparız diye okuldan erken çıktım. Halil'i arıyorum ama cevap vermiyor. Neyse, günün sona ermesine yaklaşık iki buçuk saat var.

18 Kasım 2008 Salı

"Tanrı" Vernon Little


"Benim en büyük kusurum korku. Psikopat olmam gereken bir dünyada başarılı olmama yetecek kadar yüksek sesle bağıramıyorum. Tanrı'yı oynayamayacak kadar utangacım."

17 Kasım 2008 Pazartesi

Velet

Geçen akşam pitekantropus'la yazışırken nereden estiyse anlatıverdim bunu.

Saklambaç oynarken hoşlandığım kızla aynı yere; bir inşaatın bodrum katına saklanmıştık. Orada on beş dakikalık bir ıkınmadan sonra "Seni seviyorum!" diyebilmiştim. Hiçbir şey söylememiş, çekip gitmişti. Hayatımda yaptığım en cesurca hareketti(Kırklareli M.Y.O. tiyatrosunda oynamam bile ikinci sırada gelir, düşünün!) On ya da on bir yaşındaydım.

Şimdi, o zamanki ben ile karşılaşsam kendime iki tokat çakardım herhalde.
Hayatında yaptığı en cesurca şey böyle saçma bir şey olan birisi olarak da on yıl sonraki halimle karşılaşsam, o da beni taşla sopayla döverdi herhalde.

"Yıllar sonra, 'şimdiki aklım olsaydı,' diye başlamamak için hiçbir tümceye, gelecekten bakmalıydım bu güne."

Gelecekteki Hatıralar Denklemi - 3

İki Dünya Arasındaki Meczup
Ne hevesli gövdelerin vaatkarca ortalığa döküldüğü ne de kötücül fırsatların kol gezdiği sıradan bir bahar akşamıymış. Yeni yeni uyanmaya başlayan sokak lambalarının mahmur ışığı altında genç bir adam, uğultuyla çalkalanan kalabalık bir caddede ilerliyormuş. Tüm dünya soğuk bir karanlığa gömülmüş renksiz ve cansızmış onun gözünde.

Derken, birkaç metre önünde ilerleyen genç bir kadını fark etmiş; sanki az önce orada değilmiş gibi birden bire... Üzerinde tek parça açık renk bir elbise, yürüdükçe içini sızlatıyormuş ince ince. Kadın da bütün dünya gibi hüzünlüymüş ya da Adam, Kadın'ı da bütün dünya gibi hüzünlü görürmüş ya da bütün dünya kendiymiş de Adam'ın kendisi baştan ayağa hüzünlüymüş.

Bunu Kadın'a söylemek zorunda hissetmiş kendisini.
"Yüzün sanki kendisi hüznün," demiş, damdan düşer gibi.
"Hüzünlüyüm, sanki avuçlarımdan kayıyor bütün ömrüm!" diye cevaplamış Kadın.

"En sevdiğim şeyler geliyor aklıma; beyaz ilmekli sarı bir çiçek, hoş kokulu bir küçük dal iğde mesela. O eksik kalınca artık onları da sevmediğimi anlıyorum."

"Bu dünyanın adaleti yok," diye başlamış Adam. "Varsa da en fazla kırk beş numara ayacık boyu mezarlar kadar. Dışarıda kederli hayat şarkısı cilalı öykünlere ithaf edilmiş sevimli tefrikalar. Hesap zamanı geldiğinde talan olan umutlar. Bu dünyanın adaleti yok, varsa da en fazla bu kadar."

"Böyle zamanlarda yaşamak ağır gelir senin ve benim gibilere. Eğ başını selam ver; hoş bulduk de, milyonlarca ruhun cirit attığı hayal kırıkları kulübüne ve vazgeçme, çivile kendini bulduğun tek güzelliğe. Mesela sana çok yakışan beyaz ilmekli sarı bir çiçeğe ya da süt şişesinde yaşatacağın hoş kokulu bir küçük dal iğdeye!"

Kadın, kötü niyetli olmadığını hissettiyse de ruhsuz tavsiyelerle hayallerini zedelediğini düşünmüş Adam'ın. Adam da hakkında neler düşündüğünü onun sıkıntılı suskunluğunda apaçık görebiliyormuş ama düş kırıklarını taburcu etmek için değil; aklına gelenleri sıralamak, onun yaşamında köklü değişiklikler yapmaya bile hazırmış.

"Kimseyi suçlama! Hayatın ne bir haritası ne de bir sağlaması var. İnsanın karşısına sapa yollar her zaman çıkar. Ki sapa yollarda üzerine çamur değil bilgelik sıçlar. Sanırsın nabzın ayak üstü durur. Unutma ki hayatın diz boyu telvesi de gün olur avuçlarında durulur. Bir gün pişmanlıklarına neşter attığında , şimdi kendini zincirlediğin bu amansız tükenişi göreceksin ve kendi bilgeliğinle kendine beş yıldızlı bir ömür biçeceksin. Belki de sırf bu resme en hoyrat kahkahalarla güleceksin."

Karşıdan zehirli bir ok gibi dimdik gelen kalabalığa çarpılmadan, karalı ve çabucak eklemiş Adam:
"Benimle evlenir misin?"

Sesi o kadar içtenmiş ki, Kadın sırf bu içtenlikteki bir sesten işiteceği bir çift söze, üstelik sadece Türkçesine, ömrünü takas edebileceğini zannetmiş; ve hayallerini bir anlığına unutup kabul etmiş hiç düşünmeden!

Etmiş etmesine de, aklından geçenleri okuyan Adam kalabalığın ortasına karışıp bir anda kaybolmuş ortalıktan. Bir ara belli belirsiz karanlık bir sokakta hızla uzaklaştığını görmüş ama hiç darılmamış bu gereksiz ve tuhaf mahcubiyete. Çünkü dürüstlüğünden hiç kuşku duymuyormuş, karşısına bir daha çıkacağından da.

Mevsimler karşılamış Kadın, sararan yapraklar uğurlamış. Soğuk karlar altında titrediği umutsuz zamanlar tüketmiş. Güneşin gökyüzünde cömertçe tüttüğü sıcak ve iyimser günlerde, gözlerine meraklı perdeler takıp yüksek binaların gölgesinde yaralı bir nehir gibi yalpalaya yalpalaya aktığı eli boş adımlar atmış. Yıldızlarla beraber caddeye döküldüğü puslu isyan akşamlarından hatıra, başı önde eğik, 'bir daha asla ve asla' notları almış seyir defterine.

Tam bir yıl sonra, karanlığın aynı masumane hüznüyle henüz yeşerdiği aynı saatlerde rastlamış Adam'a. Kalabalığın içinde herhangi biri gibi dursa da...

Yüksek binaların gölgesinde yürürken dalgınlık denizinde rekora giden dalgınçmış. Ömrünü hüzünle ağartmış ağar/mış/başlı usta. Kökleri madencileri kollayan dev bir çınarmış.

"Her akşam buradan yavaşça seni arayarak geçtim, yoktun! Neden kayboldun? Küçükken komşunun bahçesinden çaldığım çağlalar kadar yakındın. Elimi uzatsam tutacak kadar yakındın. Huysuz çocukluğum kadar, hülyalı gençliğim kadar, düş kırıklıklarım kadar yakındın ama neden karşıma çıkmadın?"

Adam susuyormuş. Susmak bir gerçeğin ertelenen kaçışı. Yaşamışlık tasviriymiş bilge. Bilge, bir olasılığın dilde ağırlığı, yani ergenlik masallarının 1001 gece çarpımı.

Adam, tek kelime etmeden Kadın'ı kirli ve kırık bir bankta pinekleyen zavallı bir berduşun yanına götürmüş. Saçı sakalı birbirine girmiş, modern zamanlara iste de ait olamayan hırpani kılıklı bir Adam'mış o. Tedavi görülüp topluma kazandırılmış haline bile içine kapanık dedikleri türden zararsız biri.

"Kadınının özenle serdiği sıcacık yatağına uzanıyor," diye başlamış Adam, Adam'ı gösterip.

"Kornasını sonuna kadar açtığı televizyondan gelen vızır vızır araba gürültülerine aldırmadan yorganını üstüne çekiyor, tatlı, yumuşacık bir uykuya mutlulukla dalıyor. Uyandığındaysa kırık tahtaları sırtına batan bu eski bankta buluyor kendini. Soğuktan donmak üzere, gazetelerin altında... Yanı başındaysa son sürat gecenin karanlığına dalan umursamaz arabaları görüyor; güzel kadınını değil!"

"Böyle soğuk ve yalnız gecelerde tekrar uyumamak, uykusunda donmamak için, Adam kendine çok bilinen eski bir masalı anlatıyormuş. Kendini hapsettiği sarayından dışarı çıkıp da bir türlü insanların arasına karışamayan kederli prens diye başlıyormuş ciddiyetle: Prens bütün günü, aynalar karşısında sırtındaki çirkin kamburu seyrederek, bir köşede haline kahrolarak, düşüncelerinin onu savurduğu acımasız kuruntularda boğularak geçirirmiş... Bür gün aynadan iğrenmek yerine, bahçeye baktıkça mutlu olacağı bir heykelini yaptırmayı akıl etmiş. Ve masal bu ya, heykelini yıllarca gıptayla izleyen Prens, heykeli gibi tam istediği kişi oluvermiş sonunda."

"Adam, günler geçtikçe farkında olmadan masaldaki Prensin yerine kendini koymayı başlamış. Bir süre sonra o küçük Prensilikten sıkılıp, ait olamadığı modern zamanlara, çağdaş mekanlara, yüksek binaların gölgesinde uzayıp giden kalabalık caddelere açılmış... Ancak kimsenin varlığından haberdar olmadığı bu hayal oyunu da kendini kandırdığı kuşkusuyla çok geçmeden büyüsünü yitirmiş."

"Sonra Adam, hayal de olsa, aksak da olsa kendi uydurduğu dünyada, Adam'ı düşünen bir Kadın'ı hayal etmeye başlamış, onu merak eden, onun için endişelenen. Bir akşam saatinde yıldızlarla beraber kalabalık caddelere dökülüp, aceleci adımlarla onu arayan... Kadın'ın sadece hayal dünyasında değil, gerçekte de Adam'ı aradığını hayal ediyor ve hasta kuruntularından, küçük hayatından kurtulup bu dünyaya, onun yaşadığını hayal ettiği bu dünyaya ait normal biri olduğunu hissediyormuş. Bir fazlalık değil, Tanrının bir hatası değil, kazara türemiş bir böcek değil..."

"Tabii ki bu da bir süre idare edebilmiş Adam'ın meraklı hayal gücünü. Aslında meraktan çok dizginleyemediği o ait olma açlığıyla, küçücük bir ihtimal de olsa gerçekliğini sorgulamak için bir akşam vakti çıkıvermiş Kadın'ın karşısına."

Ansızın susmuş Adam, dikkatle Kadın'a bakmış.

"Sonrasında olanları biliyorsun. Bir hayalsen öyle kal, lütfen!"

Donakalmış Kadın. Yüzünün kendisiymiş hüzün. Hüzün, bir hayalin çaresiz yankısı, birazdan ihtilal kusacak utangaç yanardağ ağzı.

Ben senin hayalinsem, benim tüm kusurlarım, tüm düş kırılıklarım hatta burada şu an öfkeyle söylediğim sözler bile benim kontrolüm dışında senin saçmalıkların; sense elini taşın altına sokmadan, yardım etmeye uğraşmadan bir sürü ruhsuz tavsiyeyle beni kandırmaya çalıştın, söyle benim için bundan sonra ne yapacaksın?"

Hem bu dünyanın insanı gibi yaşamaya devam etmek hem de Kadın'ı düşlerine kavuşturmak istiyormuş Adam, tüm kalbiyle. Meğer önceden beridir aklının bir kuytu köşesinde yavaş yavaş büyüyen o öldürme fikri işte tam bu kaygan anda ne yazık ki mantıklı gelmiş.

Gece yaklaştıkça akşamcıların ayak sesleri yankılanıyormuş ıssız duvarlarda. Neşeli şarkılar çınlıyormuş Adam'ın kulaklarında. Oysa şarkıları gibi neşeleri de yalan; Adam'ın hevesli adımları kadar yalan. Çünkü gece hiç kimseyi avutmaz hiçbir zaman.

Çünkü gece soğuk, gece amansız!
Çünkü Gece, Adam. Adamsa yapayalnız!

14 Kasım 2008 Cuma

Tabutta Rövaşata


Çok ters bir zamanda izledim bu filmi. Resmen ağzıma sıçtı, resmen!

13 Kasım 2008 Perşembe

Gelecekteki Hatıralar Denklemi - 2

"Sözleri seçilmeyen bir şarkı takılmıştı dilinin ucuna, mırıl mırıl onu söylüyordu kendi iç makamında. Babasından dayak yediği zamanlarda edindiği bir alışkanlıktı sıkıştığı zaman içinde şarkı söylemek. 'Aynı çatı altında aşkımız bir yalanmış', favorisiydi. Ama bu alışkanlık şimdi olduğu gibi onun acısını azaltmaz; tam aksine, hayatı boyunca pek kabul görmeyen küçük şahsını birinci dereceden yakın bir örnekle devasa bir özgüven labirentine sürüklerdi.

Bir Revard kokusu aldı. Kendisini dışlanmış, aidiyetsiz, ezik hissettiği zamanlarda hatıralarından çıkar, matem gibi sessizce yanı başına süzülürdü eflatun renkli bir Revard kokusu. Ahtapot gibi güçlü kollarıyla sıkıca sarmalar, burnundan girer kavururdu tüm benliğini.

Jandarmalar, beraberlerinde getirdikleri ceset torbasına sokmak için ağaçtan indirdiler Feride'yi; ruhsuz bir eşya gibi. Sanki paketledikleri Namık'ın ömrünün geri kalanı değildi de kahverengi bir tişörttü, yahut çizgileri silinmiş eski bir pijama.

İş dönüşü birlikte alelacele makarna pişirecekleri akşamları, çocuklarıyla birlikte kartopu oynayacakları sabahları, iki temkinli ihtiyar olarak yağmurdan kaçacakları ilk bahar öğleden sonralarını da tıkıştırdılar yanına, fermuarı kapattılar.

Ve öksüz kaldı gelecekteki hatıralar!"

12 Kasım 2008 Çarşamba

Gelecekteki Hatıralar Denklemi


Üç yıl oluyor, Haftalık isimli derginin 1 YTL olduğu zamanlar. Çok sevdiğim Kırklareli'nde pek sevmediğim Makine üzerine eğitim görüyorum. Kırklareli küçük yer; gezilecek adamakıllı yeri yok. Fakat benim bundan zaten şikayetim yok. Bir sineması var üç salonlu (artık altı salonlu.) Vizyon filmlerini üç hafta gecikmeli gösterime sokuyorlar. Biletler deseniz 3 YTL. Çok ucuz olmasına rağmen seçici davranarak her filme gitmiyorum. Yine de ortalamaya vurursak sinemaya uğrama sıklığım yüzünden gişedeki abla tarafından torpilli olarak filmlere 2 YTL'ye girecek kadar tanınıyorum.

Hayat güzel. Boş vakit deseniz dünyalar kadar var. Bir gün İstanbul'dan Kırklareli'ne giderken okuduğum dergide bir roman reklamına rastlıyorum: "Gelecekteki Hatıralar Denklemi" yazıyor. Arka kapak yazısı ilgimi çektiği için kitabı iyice belliyorum. "Kırklareli'ne inice alırım" falan diyorum ama kitap Kırklareli'ne henüz gelmemiş. Ben de İstanbul'a bir dahaki gidişimde soluğu kitapçıda alıyorum. O zaman en son okuduğum kitap bir kız arkadaşa kaptırdığım, bir daha da yüzünü göremediğim yüz altmış sayfalık Hayata Yön Veren Sözler. En son okuduğum roman da iki yıl önce elimden bıraktığım Harry Potter: Ateş Kadehi. Gelecekteki Hatıralar Denklemi'ni elime bir alıyorum; tam beş yüz yirmi sayfa! Gözüm korkuyor yemin ederim. "Ben bir de bunu okuyacağım be abi!" falan diyorum kendi kendime. Neyse, otobüste boş yer bulunca okumaya başlıyorum kitabı. Anlamam, odaklanmam, ısınmam zaman alıyor tabii. Fakat bolca boş vaktim olduğu için elimden düşürmüyorum kitabı. Satırların arasına öyle bir düşüyorum ki cümleler labirent gibi dolambaçlı, çıkabilmem zor oluyor. Kahkahalarla güldüğüm gibi hüngür hüngür de ağlıyorum. Romanı o kadar seviyorum ki beğendiğim kısımları not alarak tekrar tekrar okuyorum. Kimi kısımlarını ezberlemeye çalışıyorum. Beş yüz yirminci sayfayı okuyup da kitabı bitirdiğimde kendime iki şey söylüyorum:

1- Daha çok okumalıyım!
2- Ben de yazmalıyım!

Hayatıma en basit etkisi budur Gelecekteki Hatıralar Denklemi'nin. Konusundan daha sonra bahsederim ya da bir ara Tramvay Durağı'na karalarım.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Eleman

Elimin üzerinde durduğunu ve bana doğru yöneldiğini hissedebiliyorum. Uyuyormuş numarası yaparak gitmesini sağlayabilirim, diye düşünüyorum, ama bunun faydası olmuyor. Kolumu takip ederek omuzlarıma kadar geliyor. Oradan da yanağıma atlıyor. Göz çukurumda durup gözümü açmaya çalışıyor. Kirpiklerime asılıyor, yumruk atıyor. Gözlerimi sımsıkı yummamın bir faydası olmuyor. Bütün gücünü kullanarak kirpiklerimi kaldırıyor ve içeri girmeyi başarıyor. Sol gözümün önünde başparmak büyüklüğünde yeşil renkli, gözleri olmayan (sadece ağzı var) bir varlık duruyor. Nasıl bu kadar sakin olabildiğime şaşırırken anlamadığım dildeki sözcükleri taramalı tüfek gibi peş peşe diziyor.

Birisi beni dürtmüş gibi sarsılarak gözlerimi açıyorum. İlk gördüğüm şey sokak lambasının vurduğu camdan tül perde yüzünden içeri kırılarak giren sarı ışık oluyor. Rüzgarın dövdüğü yaprakların inlemelerini duyabiliyorum. Burnumun tıkanıklığı geçmiş; rahatça nefes alabiliyorum. Belime kadar inmiş yorganı düzeltirken odanın ortasında benim boylarımda, yeşil renkli, gözleri olmayan (sadece ağzı var) bir varlık duruyor. Renkli olmasına rağmen karanlık odayı aydınlatmıyor. Bana doğru attığı her adımda kalbim göğüs kafesine daha da sert abanıyor.

Çıldırmak Üzere Olan Bir Eleman'ın Yıllarca Herkesten Gizlediği Günlüğü
Sayfa: Bilmemkaç
Derleyen: ddarko

İtiraf


Çocukluğumdan beri animasyonlardaki hatunların sevgilim olmalarını istemişimdir.

Mutsuzluk

Cumartesi 13:00 - 14:00 arası İstanbul Kitap Fuarı'nda Cem Y. Turan'ın imza günü vardı. İşte ben günlerdir cumartesi gelse de Gelecekteki Hatıralar Denklemi ve Benim Memleketim Senin Kalbin'i alayım, koştura koştura gideyim, yakışıklı imzalar attırayım, fotoğraf çektireyim, arada da iki sohbet edeyim diye bekliyordum. Fakat bir takım sinir bozucu sebepten dolayı gidemedim. Yıllardır bu kişiyle iletişime geçeyim, kitaplarını ne kadar beğendiğimi dilimin döndüğünce yüz yüze anlatayım diye bekliyordum.

02 Kasım 2008 Pazar

Can Sıkıntısında Yapılacak Şeyler

Bazı çok sevdiğim şeylerden yeterince bahsetmediğimi fark edince canım sıkılıyor biraz. Mesela Kırklareli'nden, Gelecekteki Hatıralar Denklemi'nden, Benim Memleketim Senin Kalbin'den, Halil'den, Volkan'dan, Sezgin'den, Ümit'ten, Suna'dan, öykü yazmaya çalışmaktan, şiir yazamamaktan, yürümekten...

Yürümeyi severim mesela. Akılsız başımla değil ama bir anlık sinirle/keyifle yaptığım şeylerin cezasını ayaklarım çekiyor ki şikayetçi değilim bu durumdan. Bir cumartesi günü Ümit'ten telefon gelmişti. Bilmemneredeki duraktan otobüse binmiş, eğer hemen çıkarsam onun bindiği otobüse yetişebilirmişim. Böyleyece gezebilirmişiz. Otobüse bindiği yer bize yakındı. Onun için hemen üzerimi değiştirip fırlamıştım. Durağa yetişmek için nefessiz kalmıştım ve kusmamak için zor tutuyordum kendimi.

Ben sadece Taksim'e falan gidip gezeceğimizi sanıyordum ama bizim bu Ümit harbiden manyaktır. Kafasına eseni yapmaktan çekinmez. Zamanında bunun Fiat Bis marka otomobili vardı ve biz onunla İstanbul'dan Kastamonu'ya gitmiştik. Yanılmıyorsam normalde İstanbul-Kastamonu arası yedi saatmiş. Peki, biz kaç saatte gittik? Tam yirmi üç saatte gittik. Ayrı bir yazının konusu olacak bu. Neyse, ilk önce Taksim'e gitmedik. Ümit vefakar adamdır: Aylardır görmediği anneannesini ve teyzesini görmeye gittik. Oradan çıkınca birkaç yere daha uğradık. Ziyaretler bitince sinemaya gitmek istedik. Fakat izlemek istediğimiz filmin seansını kaçırdık. Son seansa da girersek otobüsü kaçıracaktık. Onun için bir iki tur daha atıp, otobüse binip dönme kararı aldık. Sonradan ne olduysa birden bire "Var mısın lan buradan eve kadar yürüyelim!" dedi bu manyak. Durdum, sustum, gülüsedim, "Varım lan!" dedim. Tabii bir heyecan aldı bizi. İstiklal Caddesi'nde itişip kakışmaya başladık. Zaten günümüzün yarısından fazlasını yürüyerek geçirmişiz, hala yürümekten bahsediyoruz.

Cebimizde paramız da var. Otobüsle elli dakikada ya da bir saatte gidebileceğimiz yolu eğlence olsun diye yürümeye başladığımızda keyfimiz harbiden yerindeydi. Fakat hava soğumaya başlayınca ve yollar bitmeyince bir ara cidden dönemeyeceğimizi hissetmeye başladım. Gus Van Sant'ın Gerry'si geldi aklıma... "Yürüyeceğiz", "Ne ki abi ikim adımlık yol", "Hem eğlence olur lan bu cumartesi gecesi" dedik ya yedirip "Taksiye binip gidelim abi, hiç uğraşmayalım" da diyemiyoruz. Ve biz üç buçuk saat sonra mahalleye gelmiştik. İşin güzel yanı normalde oturup konuşmayacağımız ya da oturduğumuzda konuşmadığımız şeyleri yol boyunca konuşmuş olmamızdı. Ayrıca çevre yolunun emniyet şeridinde efendi efendi takılırken arabasını üzerimize süren ve bizi bariyerlerin üzerinden atlatmak zorunda bırakan adama çok küfür ettik, sonra da çok güldük.

Güzeldi, dostçaydı, samimiydi, unutulmazdı ve ziyaretine gittiğimiz yerlerden birisinde öğrendiğim şeyin yoğunluğu sonrasındaki birkaç saate hissedilir şekilde yayılmıştı. O gecenin filmi çekilse fon müziği olarak Spiegel im Spiegel'in çalınmasını isterdim.

Taş

Gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. Yanağımı kapıya dayayıp sustum. Yutkunamadım bile. Kalbim kırıldı. Ağlayamadım ama felaket üzüldüm.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık