31 Aralık 2008 Çarşamba

Sonunda!

2008'in yerini 2009'a bıraktığı şu günlerde aylardır koşturduğum bir şey sonuç verdi ve iş bulabildim. Şimdilik bir haftalık sözde deneme süresindeyim. Ben işi, onlar da beni göreceklermiş. Bu iş kafa yormayacak bir şey. Ben de bu yönünü seviyorum zaten.

İş buldum diye sevinirken okul taksidini geciktirenlerin kayıtlarını yenileyemeyeceğini öğrenmak moralimi bozdu. Üstüne de iş yerindeki diğer abiden bugün duyduğum "Yirmi günlük ücretsiz izine çıkabilirmişiz" lafı cila oldu.

6 Ocak'ta finaller başlıyor, ödevler birikti: Kısa film çekeceğiz (birkaç sahne kaldı, o kolay), iki buçuk dakika civarında haber yapacağız, bize verilen konulara uyacak fotoğraflar çekeceğiz ve içlerinden birisi final projemiz olacak. Altına da fotoğrafta anlatılmak istenen duygularla ilgili metin yazacağız. Ben tepedeki fotoğrafı düşündüm. Hocamıza da gösterdim. Altına da yalnızlıkla ilgili kasıntı bir şeyler yazacağım. Aklıma başka bir şey gelmiyor.

19 Aralık 2008 Cuma

Kinaye

www.kinaye.org bizim Yusuf'un yeni kişisel blogu. Önceden pitekantropus.com'da sinema ağırlıklı ama arada müzikle, genel kültürle alakalı da yazardı. Sonradan sinemabed'e devşirdi işte.

Kanlı canlı halini görmeyip de sevdiğim saydığım on - on beş kişiden birisidir. Makaradır, hoş sohbettir. Msn'de bekletmeden yanıtlar adamı. Bekletse de sorun olmaz.

Öğretmen olduğu için de gözümdeki yeri daha da ayrıdır. Dördüncü sınıfları eğitiyor şimdi ve Half Nelson'ı hala izlemedi. Yırtınıyorum be burada aylardır.

Okul Falan - 2

Sınavlar açıklanıyor yavaş yavaş. Tamamı açıklansın, utanmadan yazacağım buraya sonuçları.

Aylar oldu, hala tek kelime etmediğim kişiler var sınıfta. İlk iki hafta mecbur kalmadıkça konuşmamıştım. İki haftada enseye tokat kıvamına gelmiş arkadaşlıklar vardı. Mesafe olsun istiyorum aramızda. Cıvımaya hazır bekleyen kişiler geziniyor ortalıkta. Ufak şeylere takıyorum. Birisine "Mal mısın oğlum?!" deseler siliyorum onu defterden (Burada da bunlardan bahsedince dedikoducu ninelerim, teyzelerim gibi hissediyorum kendimi.) Saygı denen bir şey var, değil mi? Camda sigara içenler, yerlere çöp atanlar var. Ama beterin beteri de var. "Korku, komedi, aksiyon filmleri çekerim, götürürüm paraları hacı!" diye düşünenler var. "Bazı eleştirmenler bunun sinemaya bir katkısı olmayacağını düşünse de sanat filmi ile ticari film tartışması da burada başlıyor!" diyorum. Ortadan birisi çıkıp "Salvador Dali de sanatçı!" diyor. "Bunun konumuzla ne alakası var? Yoksa, Bir Endülüs Köpeği'yle ilgili söylemek istediğin bir şey mi var?" diyorum. "O da ne?" diyor. Anlaşabileceğimiz ortak alanın darlığında boğuluyorum.

Kampa gidip sırasıyla ölen gençlerin anlatıldığı film senaryoları yazan arkadaşlar var. "Komedi mi?" diye soruyorum. "Hayır be, korku" diyorlar. Spielberg'i biliyorlar, Tarantino'yu biliyorlar, bir de "Seven'ı çeken adam"ı. En sevdikleri filmleri sayıyorlar ama ne oynayanı biliyorlar, ne yöneteni.

Aylardır ufak ufak notlar aldığım bir konu vardı. Son iki- iki buçuk ayda şekillenerek değişikliğe uğradı. Birkaç sayfa sonra bitecek senaryo. Bir arkadaş "Reprise'ı anımsatıyor" dese de çıkış noktam ve gideceğim yol farklı. Reprise'ı da izlemedim zaten. Aslında wereyda ve haavi gibi iki kişinin ellerinde daha da iyi işlenebilecek bir konusu olduğunu düşünüyorum. Çekince izleteceğim bütün yakınlarıma.

Blogum

Pis ihmal ettim burasını. Uzun süre bir şeyler karalamayınca cidden canım sıkılıyor, üzülüyorum. Duygusal bir bağ var aramızda be. Okuyucuyu öyle elimize avucumuza alan bir şeyler karalamıyoruz belki ama hiç olmazsa düzenli olarak gelip giden birileri var. "Ne yazmış ulan bu?" diye düşünen birilerinin olduğunu bilmek güzel.

Seviyorum ben blogumu. Kanlı canlı bir şey olsa sarılır, saçını falan okşarım.

08 Aralık 2008 Pazartesi

Sekai no chushin de, ai o sakebu


-Sen yirmi sekiz Eylül'de doğdun. Ben ise altı Ekim'de, değil mi?
-Evet. Ne olmuş?
-Dünya üzerinde benim olmadığım tek bir saniye bile geçirmedin. Ama bundan sonra geçireceksin.

04 Aralık 2008 Perşembe

My Own Private Idaho


"Bombok olmuş bir insan yüzü gibi"

Bir Garip Rüya - 3

Benim bu rüyalar artık iyice çığrından çıkmaya başladı. Hele son dönemdekiler... Ünlüler falan rüyalarıma giriyor artık. Hem de gerçek hayatta birbirleriyle hiçbir alakaları olmayan ünlüler. Çok değil, birkaç saat önce gördüğüm rüyada aylardır seyretmekten bıkmadığım Half Nelson'daki Ryan Gosling'in de payı var. Bu sefer şunlar oldu;

Loş bir sokakta ben, Ryan Gosling, bir de benim yaşlarımda tanımadığım bir kız nefes nefese koşuyoruz. Ryan ile kız benim birkaç metre önümde. Bizi kovalayan adamın da gölgesi gitgide önüme doğru uzanıyor. Devam edemeyeceğimi, daha doğrusu asıl önemli olanın Ryan Gosling olduğunu anlayınca "Siz kaçın!" diye bağırarak yavaşlıyorum. Onlar kaçarken arkamı dönerek peşimizden gelen kişiyi durdurmak için yapacağım hamleleri düşünmeye başlıyorum. Adam benim durduğumu görünce yavaşlıyor ama yine de hızlı yani. Öyle bir geliyor ki tekmeyi koysam iki seksen uzanacak yere, ya da o bana uçarak girse yapışacağım yere. O uçmuyor, ben de tekme atmıyorum. Onun yerine sarılarak durdurmaya çalışıyorum. İkimiz de yerde yuvarlanıyoruz. Ayağa kalkınca bir de bakıyorum Okan Bayülgen karşımda duruyor. Hiç konuşmadan, birbirimizi tartmadan girişiyoruz birbirimize. Ama öyle Allah ne verdiyse değil. İkimiz de Jason Bourne gibiyiz. Okan'ın attığı sağ tekmeyi sol kolumla savuşturuyorum. Ardından Okan sağ kolumla attığım yumruğu sol koluyla aşağıya çekip, sağ eliyle mideme geçiriyor. Geriye doğru attığım birkaç sarsak adımdan sonra yere düşüyorum. Hemen kalkarak karşı atağa geçiyorum. Bu sefer sadece tekmeyle girişiyorum. Ayaklarına vurarak yere düşürmeye çalışıyorum ama Okan harbiden sağlam çıkıyor. Sonunda olayı mahalle kavgasına çevirerek Allah ne verdiyse dengesiz bir şekilde saldırıyorum. Arada suratına nereden geldiği belli olmayan birkaç tokat-yumruk yiyince afallıyor tabii Okan. Kendine gelince de kollarımdan tutarak çelme takıyor bana. Yere düşünce pantolonunu çekerek indirmeye çalışıyorum. "Lan oğlum!" diyerek iki tekme sallıyor karnıma. Sonra da beni kaldırıp omuzlarına alıyor (ki Okan'dan biraz daha yapılıyımdır herhalde) ve çevirmeye başlıyor. Etraf flulaşırken midem bulanıyor ve beni fırlatamasın diye kollarımı boynuna doluyorum. O da uğraşmaktan vazgeçip yere bırakıyor beni. "Kızla Ryan nereye gitti?" diyor. Cevap vermiyorum. O da koşmaya devam ediyor. Nefes alışverişlerim düzene girene kadar yerde yatıyorum. Birkaç dakika sonra kalkarak metroya gidiyorum. Jeton falan almadan turnikeden geçiyorum. İstasyonda bir kalabalık var. İki taraftaki tramvay da hareket etmiyor. İnsanlar sanki bir şey olmasını bekliyor gibiler. Abilerden birisine neler olduğunu soruyorum. "Uzaylılar dünyaya saldıracakmış" diyor sakin bir biçimde. "İyi de bunun tramvaylarla ne alakası var abi?" diyorum. "Uzaylılar tramvaylarla gelecekmiş oğlum!" diyor. Bir gülme alıp gözlerimi yaşartana kadar götürüyor beni. Sakinleşip etrafı seyrederken kalabalığın arasından bir adamın beni seyrettiğini fark ediyorum. Gözlerimi kısıp zoom yapınca da o kişinin Keanu Reeves olduğunu anlıyorum. Ben yutkunurken o kollarını hızlıca iki yana açıp insanları darmaduman ediyor. Adamın kollarına dokunan herkes uçup gidiyor. Öyle korkuyorum ki merdivenlerden üçer beşer iniyor, turnikeden uçarak geçiyorum. Korkudan ağlayacak gibi olmuşken bu durumu Keanu'nun son filmi The Day the Earth Stood Still ile bağdaştırıyorum. Yani Sinema Dergisi'nde okuduğuma ya da artık her nerede okuduysam ona göre insan görünümündeki uzaylı Keanu olmalıydı. Beni kaçırmaya gelmişti. Çünkü ben çocukken izlediğim ikinci sınıf korku filmleri ve X Files'ın çeşitli bölümleri yüzünden uzaylılardan deli gibi korkar, onların beni kaçıracaklarını düşünürdüm. İşte o korkuyla Usain Bolt'a nal toplatacak şekilde koşuyorum. Arkama dönüp bakmıyorum bile, ama Keanu ile mesafeyi açtığıma eminim.

Virajı geniş alarak yan sokağa geçiyorum. Sokağın sonundan bana doğru gelen bir araba var. Şöför koltuğundaki Ryan'ı görünce yüreğime su serpiliyor. Yan koltuğa geçmemle birlikte geri geri gidiyoruz. Keanu sokağa daha yeni giriyor. Biz ana caddeye çıktığımızda o sokağın ortalarına yeni geliyor. Ryan Gosling "İyi misin Akın?" diyor. Kalbim deli gibi atıyor. Biraz sakinleştikten sonra iyi olduğumu söylüyorum. Arka koltukta oturan tanımadığım kız omuzuma dokunuyor. Dönüp baktığımda da hiçbir şey söylemiyor. Ama felaket güzel bir şey.

01 Aralık 2008 Pazartesi

Burs Falan

Uyarı: Bloglar Arası Gerginliğe Sebep Olabilir

Geçen akşam bir arkadaşla sohbet ederken link attı bana. "Sende böyle yapabilirsin" dedi. Tıkladım linke; karşıma çeşitli yollardan bloguna daha önce defalarca girdiğim, Recep Hilmi Tufan isimli birisi çıktı. "Bana Burs Verin :)" başlıklı yazısını başladım okumaya. Daha önce belirttiği burs konusunu ciddiye alıp kendisiyle iletişime geçen bir bayan olmuş. Bir öğrenci için burs harbiden büyük olay. Bunu böyle bir yoldan bulması da çok iyi, güzel.

Valla, ister kıskandığımı, ister çekemediğimi düşünün ama bana dokunan tarafı isteme biçimi ve buna birisinin karşılık vermesi oldu. Burs olayından bahsettiği ilk yazısında alacağı yardımla Güney Afrika borçlarını ödeyeceğini söylüyor. "Şu bloga giren büyüklerim her ay 10 lira verse yeter" falan diyor. Sonra da banka hesap numarasını yazıyor. Ardından da Cebit Fuarı'ndan %50 indirimle 845 YTL(6 taksit)'ye aldığı Web Tasarımı'ndan bahsediyor. 100 YTL'ye henüz Türkiye'ye gelmemiş olan bir telefon aldığını söyledikten sonra "Burslarınızı bekliyorum" diyerek yazısını sonlandırıyor. O yazısından bir süre sonra da "Bana Burs Verin Verin :)" başlıklı yazısını yazıyor işte. Önceki yazısına cevap veren birisi olduğu için sevindiğinden, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden burs çıkmadığı için bunun iyi olduğundan bahsediyor. Sonra da Güney Afrika'da gördüğü bir sistemi bloguna uyarlıyor. Şöyle ki; aylık yol, yemek, kitap, web tasarımı kursu ücretini falan belirtiyor. "Biraz daha lükse kaçan harcamalarımı yazarsam olmaz" diyerek de not düşüyor. "Bu yazımı okuyan belki beni ukâlâ, utanmaz, çekinmez, yüzsüz biri sanacak ama aslında çok utangacım" falan diye de ekliyor.

Ukala ya da başka bir şey değil ama yüzsüz olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Profil bilgilerini, okuduğu okulun özel mi yoksa devlet üniversitesi mi olduğunu bilmiyorum ama alacağı burs ile Güney Afrika borçlarını ödeyeceğini söylemesi harbiden yüzsüz bir tavır değil mi ya?! Ha, bu arkadaşın Güney Afrika'ya nasıl gittiğini, ne tür harcamalar yaptığını da ayrıca merak ediyorum. Yine burs istediği bir yazı içinde fuarda yaptığı harcamalardan bahsetmesi falan garibime gitti. Gerçi aldığı Web Tasarımı eğitimiyle ilgili sanırım.

Burs bulması kendi adına sevindirici ama ben bunu isteme şeklini harbiden garipsedim. Hadi itiraf edeyim: Kıskandım, sinirlendim lan! Yani ben başlasam yazmaya yemin ederim o kadar ajite edecek konu var ki... Yani daha önce de bahsettiğim gibi özel (dekanımız vakıf üniversitesi olduğunu söylüyor) bir üniversitenin Radyo ve Tv. Programcılığı bölümüne kayıt yaptırdım. "Madem zordasın ne diye özele kayıt yaptırdın lan?!" diye düşünebilirsiniz. Sebep şu ki o zamanlar (çok değil, üç-beş ay önce falan) sıkılmaya başlasam da aylardır çalıştığım fabrikadaki işime devam ediyordum. İyi kazanmıyordum ama okuluma yakındı. Biraz erken çıkmam sorun olmayacaktı yani. Maaşımla da kuruşuna dokunmadan, hatta üzerine bir miktar ekleyerek okulun taksidini yatıracaktım. İstifa dilekçemi yazmama rağmen, ÖSYM sonuçları açıklanınca müdüriyete teslim etmemiştim. Çalışmaya devam edecektim işte be! Fakat okulun başladığı hafta koskoca fabrika iflas etti (iki ay kadar önce). Tüm çalışanların da iki aylık maaşları içeride kaldı. "Figürasyon Baba" başlıklı yazımı yazma sebebim de babamdan peşinatı yatırmak için "borç" olarak aldığım parayı geri verememem olmuştu. Aslında o kadar boktan bir durumdu ki önceki blogumda olsam neler yaşadığımı açık açık yazardım. Esra Hanım ile pitekantropus bu durumun örneklerini görmüştür.

Burs için mail gönderdiğim büyüklerim olmuştu. İlk olarak mail gönderdiğim kişi, kendisini uzaktan gördüğüm ama utandığım için yanına gidip kendimi tanıştıramadığım bir abiydi. Aile içi mevzuları az çok bildiği ya da tahmin edebildiği için en açık mail'i ona göndermiştim. O da nazikçe yardımcı olamayacağını söylemişti ve nerelerden bulacağıma ya da nasıl bir yol izleyebileceğime dair beni yönlendirmişti. Sağolsun en alakalı davranan beş kişi içerisindeydi kendisi.

Bursa ne kadar ihtiyacım olduğunu belirtecek apaçık bir yazı yazmayacağım. Çünkü zamanında yazdığım bir yazı için yazdıklarını harbi harbi hayranlıkla takip ettiğim bir abla "Sezercik" benzetmesi yapmıştı ve bu beni fena halde üzmüştü. İşin aslı yazarken gerçekten duygu sömürüsü yapmak gibi bir niyetim yoktu ve insanların bu tür şeyler düşünebileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Ama şimdi düşününce onları yazdığım için kendime sinirleniyorum. Fakat gerçekten duygu sömürüsü yapmak için yazmamıştım onları. Zaten bunun bana bir faydası olmayacağını biliyordum. Yani birileri çıkıp "Vah vah!" dediklerinde onlar geçmeyecekti ya da kızlar gelip kucağıma atlamayacaklardı. Bana öyle veya böyle bir faydaları olmayacağını biliyordum (sanırım biraz dikkat çekmek istiyordum.) Sadece yazıyordum be, sadece yazıyordum. Seviyordum yazmayı. Sanırım bana blog açmamı öğütleyen abla da söylediği gibi beğendiğinden ziyade, onlardan başka özel bir yerde bahsetmemin daha iyi olacağını düşündüğü için o fikri vermişti.

O abiye gönderdiğim açık mail'den sonra, başka kişilere gönderdiğim mail'lerim daha yalın oldu. Sadece okuduğum okuldan, eğitim gördüğüm bölümden, o bölümü ne kadar çok sevdiğimden bahsediyordum. Sinemayla olan alakamı merak ediyorlarsa diye de yazı yazdığım sitelerin adreslerini, yazıda kullandığım isim ve nick'imi söylüyordum. Kendi blog adresimi vermiyordum. Duygu sömürüsüne kaçacak herhangi bir şey söylemiyor, sadece bursa ihtiyacım olduğundan, yardımcı olabilecek birilerini aradığımdan bahsediyordum. Yani çalıştığım fabrikanın iflas ettiğini söylemediğim gibi o gün içinde yediğim haltları da (şuna şu kadar para harcadım, şuna bu kadar para verdim vs.) anlatmıyordum. Zaten harcayacak param da yoktu. Ama özel bir program hazırlamama rağmen FilmEkimi'ne gidememek harbiden koydu!

Bir buçuk ay kadar önce sinirlenip bu ajitasyona kaçacağını düşündüğüm şeylerin bir kısmını yazmıştım, ama yanlış anlaşılır diye yayınlamadım. Hatta yarım bıraktım. Taslak olarak duruyor öylece. Eğer onları burs alabilme ihtimalim için yayınlarsam ve birileri sırf orada bahsettiklerim için bana burs vermeye karar verirse, işte o zaman duygu sömürüsü amaçlı olur onlar. Yani birileri çıkıp "Bize ajitasyon yapma arkadaşım!" derse, cevap veremem, mal gibi kalırım. Ama bu durumlar sona erdiğinde bahsetmeye karar verirsem, yani artık onların bir önemi kalmadığı zaman o yazıyı yayınlarsam ve birileri çıkıp "Sezercik" ya da "Ajitasyon" falan derse ana-avrat küfür ederim.

Şunlardan da bahsetmek isterim: Burs için o kadar çok yere ve kişiye mail gönderdim ki şaka maka adamlar aralarında para toplasalar benim okulun yıllık taksidini öderlerdi herhalde. Mail gönderdiğim şirketlerden birisi de Kırklareli'nde okurken bizim okula seminere gelmişti. Seminer sonrasındaki derste Suat Hoca'mız adamların aylık gelirlerinden bahsettiğinde gözlerim pörtlemişti ve arka sıralardan birisinin "Hassktir be!" dediğini duymuştum. Sınıfı bir uğultu falan kaplamıştı.Kendime dışarıdan bakmıştım da açılan ağzımı eliyle kapatan görüntüm donmuş kalmıştı. O kadar yüksek kazanıyorlardı işte. "Onlar yardımcı olurlar herhalde" diyerek göndermiştim bir mail. Adamlar da beni karşılıklı burs veren bir yere yönlendirmişlerdi. Bu işe de babam sert çıktı. Ben de mal gibi tırsarak ondan gizlice girmedim bu işe. Daha doğrusu bir kefil istiyorlardı ve bana kefil olacak kimse yoktu. Babam bana alt metni "Hayırsız Evlat Ökkeş"e açılan şeyler söyleyip kesinlikle kefil olmayacağını söylemişti. Aslında içten içe hoşuma giden bir konuşmaydı. Çünkü birbirimizi sevmediğimiz falan apaçık ortadaydı. Bir keresinde annem beni dürterek uyandırmış ve işe geç kaldığımı söylemişti. Çoraplarımı giyerken annemin babama "Sen ondan erken kalkıyorsun. Neden kaldırmadın çocuğu?" dediğini duymuştum. Babam da "Kalksın lan bana ne! Oturmasaymış gecenin dördüne kadar!" demişti. Yemin ederim babamla aramda uçurumlar olduğuna sevinmiştim. Ayrıca gecenin dördüne kadar oturmamış, on iki civarı yatmıştım. Bunu bu kadar net hatırlamamın sebebi o sabah minibüste oturacak yer bulduğumda not defterime karalamış olmamdır.

Mail gönderdiğim onlarca yerden herhangi bir cevap alamadım. Olumlu anlamda dönen zaten yoktu. Yardımcı olamayacaklarını söyleyenlerin sayısı da çok azdı. Part time iş için onlarca yere iş başvuru formu doldurdum, ama henüz geri dönen olmadı.

Dediğim gibi bütün bu para olayları sona erdiğinde belki bunlardan bahsedebilirim. O zaman duygu sömürüsü yaptığımı söyleyemezler. Bu duruma cidden kafayı takmış durumdayım. Ajitasyona kaçacak herhangi bir açıklama yapmayacağımı söylememe dair arada falsolarım oldu. Bilerek, özenle yerleştirdiğim şeyler değil bunlar. Bilinçakışı mı ne diyorlar, işte öyle yazdım sanırım. Aklıma geldiği gibi anlattım durdum. Arada başka yollara da saptım. Bir de saat şu an 06:42. Fotoğrafçılık sınavına çalışırken bu yazıyı yazmak için ara verdim. Geceleri zaten uyuyamıyorum. Ama bu tam anlamıyla uyanık olduğumu da göstermiyor. Konuşurken bir sonraki kelimeyi bulmakta saniyelerce düşünüyorum. Karşımdaki konuşmamı bitirdiğimi düşünürken aniden hatırlıyor ve devam ediyorum. Kekeliyorum, devrik cümleler kuruyorum, cümlenin gidişatından bir yere varamayacağını anlayarak kestirip atıyor, baştan başlıyorum kelimeleri ard arda dizmeye. Geçen gün D&R'e part time iş için form doldurmaya gitmiştim. İnternetten başvuru yapmamı söylediler. İşte, oradan dönüşte kendi kendime konuşmaya başladım. Cümleler kuruyor, betimlemeler-benzetmeler yapmaya çalışıyor, kızlara birden beşe kadar puan veriyor, yüzüne sigara dumanı üflenen kızın ifadesini nasıl tasvir ederim diye düşünüyordum. O sırada yanımdan geçen kadının parfümü için "Aspirinin genizde bıraktığı tat gibi" diye bir benzetme kullandım. İşte o an bir otursam ve aralıksız yazmaya başlasam tek seferde yirmi beş-otuz sayfa yazacağımı hissettim.

O arkadaşın tavrını eleştiren, sonunu da kendi isteğime bağlayan bir yazı yazacaktım ama karman çorman bir şeyler çıktı ortaya. Eleştirdiğim şeyi bizzat kendim kullandım sanırım. Buraya kadar yazıyı bir kere daha okudum ve cidden muhakeme edemedim.

Yazıyı yazmaya başlıyorken ki amacım arkadaşın tavrını ne kadar yüzsüzce bulduğumu söylemek. Onun durumunu biraz kendimle kıyaslamaktı. Sonunu da "Benim de bursa ihtiyacım var be. Olmazsa iki önceki yazımda da belirttiğim gibi çalışmaya da hazırım! Okuyan ve imkanı olan varsa yardımcı olsun" demeye getirecektim. Fakat bu eleştirdiğim arkadaşın tavrıyla benzerlikler gösteriyor sanırım. Farklılıklarsa, ben burs ararken bin YTL'ye yaklaşan alışverişler yapmıyor ya da çıktığım yolculuğun borçlarını ödemeye niyetlenmiyorum. Okulun taksitlerini yatırsam yeter. Okula koşarak da giderim.

Samimi olmaya, iki yüzlü davranmamaya çalışıyorum (ki bazen davrandığım oluyor.) Yoksa Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı okumuş olmamın bir anlamı olmayacağını düşünüyorum, iki yüzlü davranınca. Yani oradan kendime göre kaptığım bir şeyler var. Holden'ın istemeyeceği gibi ben de o piyano çalan adamın yerinde olmak istemezdim. Bütün dikkatler benim üzerimde olsun istemezdim. Türk Dili dersinde filmografisi hakkında ele avuca gelecek şeyler söyleyebileceğim halde Gus Van Sant sunumumu da yapamadım. İkinci döneme kaldı artık.

Konuyu bahsedeceğim şeylerden saptırdım yemin ederim. Galiba birkaç paragraf önce bitirmeliydim bu yazıyı. Kafam aşure kazanı gibi oldu, omuzlarım çöktü ve deli uykum var.

Burs arıyorum. Çalışabilecek iş bulursam bursa falan gerek kalmaz. Unutmayın.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık