31 Ocak 2009 Cumartesi

Dün Hatırladım da

Ali Güven'in bir klibi vardı: Mahallenin yakışıklı abisi, mahallenin dünyalar güzeli ablasına aşıktı. Yanlış hatırlamıyorsam aralarında bir iki sorun oluyordu. Oraları zaten pek önemli de değil. Neyse, klibin sonuna doğru bizimkiler basket sahasına, minyatür kalede mahalle maçı yapmaya gidiyorlardı. Ama karşı rakip öyle iyiydi ki peş peşe döşüyorlardı golleri. Üç beş fark geriye düşüyordu bizimkiler. Ve nasıl bir maçsa derbi gibiydi. Seyirciler falan vardı bir sürü. Tezahürat yapıyordu herkes ama bizim abiler bir bok yiyemiyorlardı. İşte o sırada, umutların tükendiği sırada, "Giren girmiş abi; ha el kadar, ha kol kadar" dedikleri sırada kalabalığın arasından mahallenin güzel mi güzel ablası güneş gibi peyda oluyordu. Ablanın varlığı Ali Abi'de doping etkisi yapıyordu. Topu ayağına alan Ali Abi'nin içindeki Pele açığa çıkıyordu ve golleri sırasıyla döşeyerek farkı kapatıyorlar, maçı da son dakika golüyle kazanıyorlardı.

Yıllar yılı futbol oynadım. Aşağı mahalleyle deli gibi, yukarı mahalleyle öküz gibi, karşı mahalleyle manyak gibi yıllarca maç yaptık durduk. İşte, ben başıma hep o klipteki gibi bir şeyin gelmesini istedim ama hiç gerçekleşmedi.

Bir Şey Beni Frenledi Abi

Bizim evin birkaç sokak yukarısında işlek bir cadde var. Dışarı her çıkışımda o caddeden mecburen geçmek zorundayım. Sezgin'in yanına gideceğim. Adamla yedi yaşından beri tanışıyoruz. Bokumun rengini bile biliyor. Adam gerçek dost ama görüşmeyeli aylar oldu. Tatili de fırsat bilerek iki günde bir gidiyorum yanına. Neyse, yine o caddeden geçeceğim işte. Arabalar vızır vızır geçiyor. Yolun iyice boşalmasını beklerken birkaç metre arkamda konuşan birileri dikkatimi çekiyor. Dönüp baktıktan sonra tekrar yola dönüyorum. Üç metre kadar yanıma benden birkaç yaş küçük olduğunu düşündüğüm bir çocuk geliyor. Bakışlarım çocuğun kafasının üzerinden uzayıp gidiyor gelip geçen arabalara doğru. Hareket edince gözlerim hemen ona kayıyor. Bacaklarını yanlara doğru açmış, sol elini apış arasına atmış, hatır hatır tombala çekiyor çocuk. Arabaların içindeki insanlar, cadde kenarında yürüyenler falan umurunda değil. Bir an için kendimi çocuğun yerine koyuyorum. Sonra da harbiden o çocuk benmişim gibi düşünüyorum ve gelip geçenlerin bakışlarından inanılmaz utanıyorum. Ama onun, o hareketi utanmadan yapmasına da hala şaşırıyorum yani.

Sağa sinyal vermiş Transit üzerimize doğru geliyor. İki adım geri atarak kaldırıma çıkıyorum. Transit'in debriyaj diski zangır zangır titriyor. Diks göbeğinin yayları boşlamış. Az geçmedi elimden. Testlerini ben yapardım zamanında. Hey yavrum... Transit'in arkasında uzayıp giden caddede kırmızı ışığa takılmış arabaları görünce fırlamayı düşünüyorum ve iki adım atarak kaldırımdan iniyorum. Fakat Transit yüzünden yolun bir kısmını göremiyorum. Birkaç adımda yolun karşısına geçebileceğimi düşünerekten fırlayayım diyorum ama bir şey beni frenliyor. Transit'in önünden kafamı uzatıp yola bakmayı düşünürken iki araba vın diye geçiyor. "Ananı!" diyorum içimden.

Yani, beni frenleyen bir şey olmasaydı da yola fırlasaydım arabalar uçuracaktı beni. Çok kısa bir zaman diliminde oldu bunlar. Bu ve benzeri olaylar o caddede başıma üçüncü kez geliyor. İlkinde ilkokula gidiyordum. Adamın refleksleri iyiymiş de bir şey olmadı, ama ben korkudan kaçıp giderken, peşimden çok pis küfürler geliyordu.

İkincisinde gelen adamın kırmızıda geçeceğini fark ettim de atmadım kendimi yola. Öyle kurtuldum.

Artık karşıdan karşıya geçerken bin beş yüz kere sola, bin kere de sağa bakıyorum. Ölmek istemeyeceğim türler/şekiller arasında boğulmak birinci, trafik kazası ikinci, donmak da üçüncü sıradadır.

16 Ocak 2009 Cuma

İks Ben İks

Arada sırada buralara yazıp kendimce küçük gördüğüm, sinemadan çakmadıklarını söylediğim kişilerin yaptıkları işler benim yaptığım şeyden daha iyiydi. Kendi yaptığımı bir boka benzetemezken onlarınkini harbiden keyifle izledim. Hiç olmazsa ortaya bir şey çıkarmışlardı. Onların yaptıklarını kendi yaptığım şeyden daha çok beğendim ama hala sinemadan anladıklarını düşünmüyorum. Yine de eyleme geçme konusunda benden üstünler.

Yazar olma heveslisi iki genci anlatacaktım. On yedi sayfalık senaryom vardı. Bir yerde özeleştiriseldi. Çocuklar kendilerini ilk başlarda bir şey zannediyorlardı ama sonradan bir bok olmadıklarını anlıyorlardı. Çünkü okudukları romanların sayısı yirmiyi geçmiyordu. Adamakıllı cümle kuramıyorlardı. Cümleleri basmakalıptı. Onlar bir bok değillerdi. Ben onlardım. Yani ben de değildim. Ama kendilerini geliştirmek istiyorlardı. Ne olduklarını fark ediyorlardı ve "Milli piyango sana çıksa ne yapardın?" sorusuna, "Bir sürü kitap alırd- yok lan kitapçı satın alır, bol bol okurdum anasını satayım!" diye yanıt veriyorlardı. Basamak atlamaları sadece buna bağlı değildi ama hiç olmazsa olumlu yönde bir adım atıyorlardı.

Önce iki saat içinde falan Volkan'ın sahneleri çektik. Birkaç şey dışında istediğim gibiydi. Kurgudan geçtikten sonra gayet güzel olacaktı.

Birkaç gün sonra Halil'in sahneleri çektik. Volkan'ın sahnelerinden farkı yoktu. Çekim ölçekleri falan neredeyse aynıydı. Kendimi tekrar ettiğimin farkındaydım ama başka türlü nasıl halledeceğimi bilmiyordum.

Sıra Volkan ile Halil'in karşılıklı sahnelerine gelince Volkan'ın alttan kalan dersleri için Kırklareli'ne gideceğini öğrendik. Halil zaten oynamamaya dünden razı. Volkan olmazsa olmaz. Ben o karakterin diyaloglarını Volkan'ı düşünerek yazmıştım. Yerine başka birisini oynatamazdım çünkü oynatacak bir arkadaşım yoktu. Harbiden "Gel lan filmimde oyna" diyebileceğim bir arkadaşım yoktu. Bir Halil, bir de Volkan vardı. Halil Kırklareli'nden hem sınıf hem ev hem de oda arkadaşım. Hatır ayaklarına katlanıyor kısa film olaylarına... Volkan hem ev hem de süt hem de tiyatro arkadaşım. Uyuyamadığımız gecelerde ya Yusuf Abi'den ya da Kanlıgöl'den (Kırklareli'nde öğrenci olup bu iki yeri bilmeyen yaşamamış sayılır) yarım yağlı süt alıp içerdik. Volkan Kırklareli'nde kaldığı sürede üç tiyatro oyununda ve Hasan Ali Toptaş'ın romanından Ümit Ünal'ın yönettiği Gölgesizler'de figüran olarak yer aldı. İleride Ryan Gosling olamayacak ama az buçuk hevesli bu işlere. Senaryoyu eline aldı mı odun gibi okumuyor. Bir rahatlığı var, seyrederken görüyorsunuz bunu.

Volkan'ın yerine ben oynayayım dedim ama bu sefer de kameraman yoktu. Biz de kocaman bir sehpayı dik koyup ayak kısmına kamerayı yerleştirdik. Önce Halil'in repliklerini aldım. Göğüs plan yapınca elindeki senaryo görünmüyordu. Bakış boşluğunda senaryo vardı yani. Sonra ben okudum birkaç replik. Kekelemeye başladım, elimdeki senaryoyu okuyamadım, ses tonum falan inceldi. Benden de Ryan Gosling olmayacaktı. Dahası üç gün sonra final projemi teslim etmem gerekiyordu. İşin aslı benden bir bok olmayacaktı.

Ertesi sabah Halil'in çırağı çağırıp söyleyeceklerini söyledim. Sadece "İstersen seni yok edebilirim ama geri getiremem. Nereye gideceğini ve ne olacağını da bilemem" diyecekti. Bunları söyleyemeceğini söyledi. "Çok zor abi" dedi. Çıkışmadım çocuğa. Ters bir şey söylemedim. Yüzümü ekşitmedim bile. Kendisini kötü hissetmesini istemezdim. "Tamam abicim. Kağıda yazayım o zaman, oradan okursun" dedim ve yazdım. Aldı, oturdu, okudu. Okuduğu çok belli oluyordu. Konuşur gibi söylemeliydi. İstediğimi alana kadar birkaç kere tekrar ettirdim. Sonunda çok alakasız, felaket komik bir şey söyledi. Halil çekyatta zıplaya zıplaya güldü, ben de elimdeki kamerayı düşürüyordum neredeyse. Birkaç denemeden sonra adamakıllı söyledi repliğini. Replik aptalcaydı. Aklımdaki şey de ona yakın bir şeydi. Çırak, Halil'i yok edecekti. Halil de oradan oraya gezecekti. Galata Köprüsü'nde bulacaktı kendini. Martı olacaktı, taş olup tekmelenecekti, oyun hamuru olup şekilden şekile girecekti. Böyle absürd bir şey olacaktı işte. Altına da müziği dayadık mı tamamdı. Fakat biz bunu bile yapamadık. Üç günümü kısa film çekmek için Halil'in yanında geçirdim. İki kişilik çekyatın yarım kişilik kısmında iki büklüm uyudum. Diğer bir buçukluk kısmını Halil kaplıyordu.

Orada kaldığım son gece "Artık bir şeyler yapmalısın oğlum" dedim kendime. Karar verdim: Gece olunca arabayla dışarıda gezecektik. Aklımda birkaç tane göze hoş gelecek çekim ölçeği vardı. Hareket halindeyken arabanın arka camından şöför koltuğundaki Halil'e amors plan girecektim; soktuğum camı açılmadı! Ben de şöför koltuğunun yanındaki koltuğa geçerek camı açtım ve kolumu sarkıtarak çekim yaptım. Kamerayı ters çevirdim. O halde yarım tur pan hareketi yaptım. Sonra birden tilt up ile düzeldim. Yarın tur pan ile arkaya döndüm. Arabanın içinden Halil'in suratını yakın plan aldım. Yolu çektim. Hareket etmeyen tramvayları çektim. Galata Köprüsü'nde yürüyüşünü çektim: Sabit durdum, kestim, yürüyerek takip ettim. Çekim ölçeklerine dikkat ettim. Hocamızın dikkat edeceği şeyler çekim ölçekleriydi.

Biraz yolu çektim; tek tük araba vardı. Oradan Sultanahmet'e doğru çırken arabanın içinden yolu çektim. Elim çok titriyordu. Boş bir yere park ettik ve o civarda iki üç tur attık. Sokak lambalarının aydınlattığı ağaç yapraklarını çektim. Beyaz renkli sokak lambalarını tam alttan çekerseniz sanki aymış falan gibi görünüyor, bunu fark ettim.

O civarda çekim yaparken altın oran olayına dikkat etmeye çalıştım. İki ve üç numarada ağaçlar bulunurken bir ve dörtte, bazen de bir ya da dörtte Halil bulunuyordu. Bir sabir çekiyordum, bir yanına yaklaşıyordum. Piç ediyordum o sükuneti. Diğer yandan Halil küfür edip duruyordu. İnce giyinmişti. Geçen sefer de böyle dışarı çıktığında hasta olmuştu. Beyazıt'a kadar götüremedim adamı. Serseriler varmış, sıçarlarmış ağzımıza. Kameramı almak isterlerse kılını bile kıpırdatmazmış. Baktım ki kasette son bir dakika, on dakikaya yaklaşan görüntü almışız, herhalde yeter bu kadar, dedim ve arabaya atladık. Koltuk çok soğuktu. Oturur oturmaz kıçımıza yapışmıştı. Islak gibiydi.

Dönerken son bir dakikanın birkaç saniyesine ön camdan çekilmiş görüntüsünü sıkıştırdım.

İstediğim hiçbir şeyi yapamamıştım. Bir daha birlikte kısa film çekmememin hayrıma olacağını söyledim. Halil beni baltalıyordu, para versem bile oynamazdı, işi parmak uçlarıyla tutuyordu. Ben az biraz kavrayacak birileriyle çalışmalıydım. "Memnun olurum. Vaktimi boşa harcamamış olurum" dedi.

Yatağımı özlemiştim. Sınıfta kurguyu yapacak kişiler vardı ama onlar da kendi işleriyle uğraşacaklardı. Hem daha Habercilik dersi için haber yapmamışlardı. Ben de öyle (Bu arada Habercilik dersinden kaldım).

Kurgu işlerini bir tanıdığa yaptıran arkadaşı aramak istedim ama o da son zamanlarda telefonlara cevap vermiyormuş. "Kesin yardımcı olur" dediğim ablanın da aylardır bitirmediği işleri varmış. Hüseyin'in abisine versem üç gün sonra alabilirmişim. Kadiköy'e götürsem bir haftada elimde olurmuş ve görüntü de süper olurmuş. Ama bana iki gün içinde lazımdı. Gittim eve yıllardır çözemediğim Sony'nin cd'sini kurcaladım: yine çözemedim. Daha önce bir kez slayt hazırladığım movie maker'a sığındım. Zar zor istemediğim kısımları kestim. Bir kısmını çok istesem de kesemedim. Elimde sekiz dakikaya yaklaşan bir görüntü vardı ve bir bok anlatmıyordu. Baştan sona araba gidiyordu, Halil yürüyordu, oturuyordu. Tek hoşuma giden tarafı sonlara doğru kamerayı durmadan çevirmem oldu. Halil'in arkasından yürürken kamerayı durmadan çeviriyordum. Çevirirken çevresinde dolanıyordum. Tek hoşuma giden tarafı oydu.

Kurgu tamamdı. Baktım ki filmden zar zor bir yolculuk teması çıkarılabilir. Ben de Gus Van Sant'ın Gerry'nin açılışını benim için daha da etkileyici yapan Arvo Part'tan Spiegel im Spiegel'i dayadım filmin altına. Spigel im Spigel'i Tom Tykwer da Heaven'da kullanmıştı. Ben o müziği ne zaman duysam ekranda bir yolculuk teması vardı. Benim için en uygun müzik oydu. Dayadım müziği, kaydettim, cd'ye attım. Ertesi gün bir kapak, bir dosya içine koydum cd'yi. Arkadaşlar sınıfa diz üstü bilgisayar getirmişler. Perde var, projektör var. Başladık filmleri izlemeye. Ben izletmeyecektim ama arkadaşlar çok ısrar ettiler. Ümit var bir tane. Benim yazının başında bahsettiğim gruba koyacağım birisi. Çok merak ediyor benim yaptıklarımı ve yapacaklarımı. Görmek istiyor, paylaşmak istiyor da ben pek oralı olmuyorum. Ama bir dahaki işimizde birlikte çalışacağız. Adamlar "Yaparız" diyorlar ve yapıyorlar. Ben "Yaparım" diyorum ve bir bok yapamıyorum. Filmlere başlamadan önce hocamıza derdimi anlatıyorum. Yapmak istediğim şuydu ama bu oldu. Basit oldu, samimiyetsiz oldu, kendime yakıştıramadığım bir şey oldu, bir halta benzemedi, kalsam gıkımı çıkarmazdım. O derece nefret ettim kendimden.

Üçüncü olarak benim filmi taktık. Siyah beyaz görüntü, arabanın aydınlattığı sanayi sitesinin koridorları, ses yok. "Ses yok mu abi?" diyor birisi. Spiegel im Spiegel başlıyor. Milleten çıt çıkmıyor. Ben arkalardayım. Dönüp bakmıyorlar bile. Arada kendi aralarında bir şeyler konuşanlar oluyor. Kesin benimle dalga geçiyorlardır diye düşünüyorum. Sonunda film bitiyor. Ümit, "Abi, güzel de sonunda niye durmadan çevirdin kamerayı?" diyor. Özel bir sebebi yok. İçimden geldiği için. Pınar, "Tebrik ederim Akın. Çok güzel döndürdün başımı!" diyor. Gülümsüyorum. Hocamız bana dönerek "İçsel sorunları olan bir proje olmuş" diyor. Yüksek sesle gülüyorum. Hoca yüz ifadesini değiştirmiyor. Biraz daha yaklaşıp yanlış yaptığım geçişlerden bahsediyor, planlarda ufak tefek yanlışlar varmış ama tam benden beklediği bir iş getirmişim. Benim gibi sessiz sakin birisinden de böyle bir şey beklenirmiş. Anlam verdiği yönlerini anlatıyor ve canımı sıkmamamı söylüyor.

11 Ocak 2009 Pazar

Boy A


Hapishaneden yeni çıkmış çocuk, mesleği hapishaneden yeni çıkmış çocuklara yol göstermek olan bir adamın yardımıyla başka bir şehre taşınıyor. Yeni bir başlangıç, yeni arkadaşlar, bir kız arkadaş... Çocuk mutlu. Çocuk temiz. Çocuk harbiden temiz ve kırılgan. Ona yardımcı olan adamın da yardımıyla geçmişini unutmaya çalışıyor. Sonra birileri gelip geçmişinde yediği ve cezasını çektiği bir boku sadece bunun değil bütün çevresinin önüne seriyor. Çocuk kırılıyor. Adama ulaşamıyor, yol gösterecek birileri yok.

John Crowley'nin ikinci uzun metraj filmi. Cillian Murphy'li, Kelly Macdonald'lı, Collin Farrell'lı, Shirley Henderson'lu Intermission'da keyifli bir seyirlik sunmuş olan John Crowley Boy A'da çıtayı daha da yükseklere çekmiş. Intermission'ın konusuna da uygun olan omuzda kamera kullanımı burada yerini sabit açılara bırakmış. Kadrajlar özenli ve çok çok güzel. Andrew Garfield çok iyi oynamış. En'lerimde tepelerde yer alacak bir film.

Once


Bütçesine inat kocaman yüreği olan film. Ben çok seviyorum bu tür filmleri. Sanki birkaç arkadaş toplanıp bir şeyler çekmişler gibi. Hiç karışan eden olmamış, içlerinden geldiği gibi yapmışlar. Sinemacı olma hevesindekilere yol gösteriyorlar yemin ederim.

John Carney müzisyenlikten gelmeymiş galiba. Onun için filmlerinde müziklerin yeri çok ayrı oluyor. Birkaç yıl önce "On the Edge" isimli filmini izlemiştim. Cillian Murphy vardı başrolde. Babasının ölümünden sonra intihar ediyordu fakat burnu bile kanamadan kurtuluyordu. Sonra da abisinin de isteğiyle bir kliniğe yatıyordu. Filmin soundtrack'i harikaydı.

Filmde müzikler çok önemli. Sahne çıplakken hissedilemeyecek olan duyguyu müzikle destekliyorlar ve daha etkileyici oluyor. Once'ta bu iş tepe noktasına ulaşmış.

Hani Olmaz Ama Belki Bir Şey Olursa Falan Diye

Bilgisayarım - D - yedek - Akın Çetin-Özel - ddarko

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık