Arada sırada buralara yazıp kendimce küçük gördüğüm, sinemadan çakmadıklarını söylediğim kişilerin yaptıkları işler benim yaptığım şeyden daha iyiydi. Kendi yaptığımı bir boka benzetemezken onlarınkini harbiden keyifle izledim. Hiç olmazsa ortaya bir şey çıkarmışlardı. Onların yaptıklarını kendi yaptığım şeyden daha çok beğendim ama hala sinemadan anladıklarını düşünmüyorum. Yine de eyleme geçme konusunda benden üstünler.
Yazar olma heveslisi iki genci anlatacaktım. On yedi sayfalık senaryom vardı. Bir yerde özeleştiriseldi. Çocuklar kendilerini ilk başlarda bir şey zannediyorlardı ama sonradan bir bok olmadıklarını anlıyorlardı. Çünkü okudukları romanların sayısı yirmiyi geçmiyordu. Adamakıllı cümle kuramıyorlardı. Cümleleri basmakalıptı. Onlar bir bok değillerdi. Ben onlardım. Yani ben de değildim. Ama kendilerini geliştirmek istiyorlardı. Ne olduklarını fark ediyorlardı ve "Milli piyango sana çıksa ne yapardın?" sorusuna, "Bir sürü kitap alırd- yok lan kitapçı satın alır, bol bol okurdum anasını satayım!" diye yanıt veriyorlardı. Basamak atlamaları sadece buna bağlı değildi ama hiç olmazsa olumlu yönde bir adım atıyorlardı.
Önce iki saat içinde falan Volkan'ın sahneleri çektik. Birkaç şey dışında istediğim gibiydi. Kurgudan geçtikten sonra gayet güzel olacaktı.
Birkaç gün sonra Halil'in sahneleri çektik. Volkan'ın sahnelerinden farkı yoktu. Çekim ölçekleri falan neredeyse aynıydı. Kendimi tekrar ettiğimin farkındaydım ama başka türlü nasıl halledeceğimi bilmiyordum.
Sıra Volkan ile Halil'in karşılıklı sahnelerine gelince Volkan'ın alttan kalan dersleri için Kırklareli'ne gideceğini öğrendik. Halil zaten oynamamaya dünden razı. Volkan olmazsa olmaz. Ben o karakterin diyaloglarını Volkan'ı düşünerek yazmıştım. Yerine başka birisini oynatamazdım çünkü oynatacak bir arkadaşım yoktu. Harbiden "Gel lan filmimde oyna" diyebileceğim bir arkadaşım yoktu. Bir Halil, bir de Volkan vardı. Halil Kırklareli'nden hem sınıf hem ev hem de oda arkadaşım. Hatır ayaklarına katlanıyor kısa film olaylarına... Volkan hem ev hem de süt hem de tiyatro arkadaşım. Uyuyamadığımız gecelerde ya Yusuf Abi'den ya da Kanlıgöl'den (Kırklareli'nde öğrenci olup bu iki yeri bilmeyen yaşamamış sayılır) yarım yağlı süt alıp içerdik. Volkan Kırklareli'nde kaldığı sürede üç tiyatro oyununda ve Hasan Ali Toptaş'ın romanından Ümit Ünal'ın yönettiği Gölgesizler'de figüran olarak yer aldı. İleride Ryan Gosling olamayacak ama az buçuk hevesli bu işlere. Senaryoyu eline aldı mı odun gibi okumuyor. Bir rahatlığı var, seyrederken görüyorsunuz bunu.
Volkan'ın yerine ben oynayayım dedim ama bu sefer de kameraman yoktu. Biz de kocaman bir sehpayı dik koyup ayak kısmına kamerayı yerleştirdik. Önce Halil'in repliklerini aldım. Göğüs plan yapınca elindeki senaryo görünmüyordu. Bakış boşluğunda senaryo vardı yani. Sonra ben okudum birkaç replik. Kekelemeye başladım, elimdeki senaryoyu okuyamadım, ses tonum falan inceldi. Benden de Ryan Gosling olmayacaktı. Dahası üç gün sonra final projemi teslim etmem gerekiyordu. İşin aslı benden bir bok olmayacaktı.
Ertesi sabah Halil'in çırağı çağırıp söyleyeceklerini söyledim. Sadece "İstersen seni yok edebilirim ama geri getiremem. Nereye gideceğini ve ne olacağını da bilemem" diyecekti. Bunları söyleyemeceğini söyledi. "Çok zor abi" dedi. Çıkışmadım çocuğa. Ters bir şey söylemedim. Yüzümü ekşitmedim bile. Kendisini kötü hissetmesini istemezdim. "Tamam abicim. Kağıda yazayım o zaman, oradan okursun" dedim ve yazdım. Aldı, oturdu, okudu. Okuduğu çok belli oluyordu. Konuşur gibi söylemeliydi. İstediğimi alana kadar birkaç kere tekrar ettirdim. Sonunda çok alakasız, felaket komik bir şey söyledi. Halil çekyatta zıplaya zıplaya güldü, ben de elimdeki kamerayı düşürüyordum neredeyse. Birkaç denemeden sonra adamakıllı söyledi repliğini. Replik aptalcaydı. Aklımdaki şey de ona yakın bir şeydi. Çırak, Halil'i yok edecekti. Halil de oradan oraya gezecekti. Galata Köprüsü'nde bulacaktı kendini. Martı olacaktı, taş olup tekmelenecekti, oyun hamuru olup şekilden şekile girecekti. Böyle absürd bir şey olacaktı işte. Altına da müziği dayadık mı tamamdı. Fakat biz bunu bile yapamadık. Üç günümü kısa film çekmek için Halil'in yanında geçirdim. İki kişilik çekyatın yarım kişilik kısmında iki büklüm uyudum. Diğer bir buçukluk kısmını Halil kaplıyordu.
Orada kaldığım son gece "Artık bir şeyler yapmalısın oğlum" dedim kendime. Karar verdim: Gece olunca arabayla dışarıda gezecektik. Aklımda birkaç tane göze hoş gelecek çekim ölçeği vardı. Hareket halindeyken arabanın arka camından şöför koltuğundaki Halil'e amors plan girecektim; soktuğum camı açılmadı! Ben de şöför koltuğunun yanındaki koltuğa geçerek camı açtım ve kolumu sarkıtarak çekim yaptım. Kamerayı ters çevirdim. O halde yarım tur pan hareketi yaptım. Sonra birden tilt up ile düzeldim. Yarın tur pan ile arkaya döndüm. Arabanın içinden Halil'in suratını yakın plan aldım. Yolu çektim. Hareket etmeyen tramvayları çektim. Galata Köprüsü'nde yürüyüşünü çektim: Sabit durdum, kestim, yürüyerek takip ettim. Çekim ölçeklerine dikkat ettim. Hocamızın dikkat edeceği şeyler çekim ölçekleriydi.
Biraz yolu çektim; tek tük araba vardı. Oradan Sultanahmet'e doğru çırken arabanın içinden yolu çektim. Elim çok titriyordu. Boş bir yere park ettik ve o civarda iki üç tur attık. Sokak lambalarının aydınlattığı ağaç yapraklarını çektim. Beyaz renkli sokak lambalarını tam alttan çekerseniz sanki aymış falan gibi görünüyor, bunu fark ettim.
O civarda çekim yaparken altın oran olayına dikkat etmeye çalıştım. İki ve üç numarada ağaçlar bulunurken bir ve dörtte, bazen de bir ya da dörtte Halil bulunuyordu. Bir sabir çekiyordum, bir yanına yaklaşıyordum. Piç ediyordum o sükuneti. Diğer yandan Halil küfür edip duruyordu. İnce giyinmişti. Geçen sefer de böyle dışarı çıktığında hasta olmuştu. Beyazıt'a kadar götüremedim adamı. Serseriler varmış, sıçarlarmış ağzımıza. Kameramı almak isterlerse kılını bile kıpırdatmazmış. Baktım ki kasette son bir dakika, on dakikaya yaklaşan görüntü almışız, herhalde yeter bu kadar, dedim ve arabaya atladık. Koltuk çok soğuktu. Oturur oturmaz kıçımıza yapışmıştı. Islak gibiydi.
Dönerken son bir dakikanın birkaç saniyesine ön camdan çekilmiş görüntüsünü sıkıştırdım.
İstediğim hiçbir şeyi yapamamıştım. Bir daha birlikte kısa film çekmememin hayrıma olacağını söyledim. Halil beni baltalıyordu, para versem bile oynamazdı, işi parmak uçlarıyla tutuyordu. Ben az biraz kavrayacak birileriyle çalışmalıydım. "Memnun olurum. Vaktimi boşa harcamamış olurum" dedi.
Yatağımı özlemiştim. Sınıfta kurguyu yapacak kişiler vardı ama onlar da kendi işleriyle uğraşacaklardı. Hem daha Habercilik dersi için haber yapmamışlardı. Ben de öyle (Bu arada Habercilik dersinden kaldım).
Kurgu işlerini bir tanıdığa yaptıran arkadaşı aramak istedim ama o da son zamanlarda telefonlara cevap vermiyormuş. "Kesin yardımcı olur" dediğim ablanın da aylardır bitirmediği işleri varmış. Hüseyin'in abisine versem üç gün sonra alabilirmişim. Kadiköy'e götürsem bir haftada elimde olurmuş ve görüntü de süper olurmuş. Ama bana iki gün içinde lazımdı. Gittim eve yıllardır çözemediğim Sony'nin cd'sini kurcaladım: yine çözemedim. Daha önce bir kez slayt hazırladığım movie maker'a sığındım. Zar zor istemediğim kısımları kestim. Bir kısmını çok istesem de kesemedim. Elimde sekiz dakikaya yaklaşan bir görüntü vardı ve bir bok anlatmıyordu. Baştan sona araba gidiyordu, Halil yürüyordu, oturuyordu. Tek hoşuma giden tarafı sonlara doğru kamerayı durmadan çevirmem oldu. Halil'in arkasından yürürken kamerayı durmadan çeviriyordum. Çevirirken çevresinde dolanıyordum. Tek hoşuma giden tarafı oydu.
Kurgu tamamdı. Baktım ki filmden zar zor bir yolculuk teması çıkarılabilir. Ben de Gus Van Sant'ın Gerry'nin açılışını benim için daha da etkileyici yapan Arvo Part'tan Spiegel im Spiegel'i dayadım filmin altına. Spigel im Spigel'i Tom Tykwer da Heaven'da kullanmıştı. Ben o müziği ne zaman duysam ekranda bir yolculuk teması vardı. Benim için en uygun müzik oydu. Dayadım müziği, kaydettim, cd'ye attım. Ertesi gün bir kapak, bir dosya içine koydum cd'yi. Arkadaşlar sınıfa diz üstü bilgisayar getirmişler. Perde var, projektör var. Başladık filmleri izlemeye. Ben izletmeyecektim ama arkadaşlar çok ısrar ettiler. Ümit var bir tane. Benim yazının başında bahsettiğim gruba koyacağım birisi. Çok merak ediyor benim yaptıklarımı ve yapacaklarımı. Görmek istiyor, paylaşmak istiyor da ben pek oralı olmuyorum. Ama bir dahaki işimizde birlikte çalışacağız. Adamlar "Yaparız" diyorlar ve yapıyorlar. Ben "Yaparım" diyorum ve bir bok yapamıyorum. Filmlere başlamadan önce hocamıza derdimi anlatıyorum. Yapmak istediğim şuydu ama bu oldu. Basit oldu, samimiyetsiz oldu, kendime yakıştıramadığım bir şey oldu, bir halta benzemedi, kalsam gıkımı çıkarmazdım. O derece nefret ettim kendimden.
Üçüncü olarak benim filmi taktık. Siyah beyaz görüntü, arabanın aydınlattığı sanayi sitesinin koridorları, ses yok. "Ses yok mu abi?" diyor birisi. Spiegel im Spiegel başlıyor. Milleten çıt çıkmıyor. Ben arkalardayım. Dönüp bakmıyorlar bile. Arada kendi aralarında bir şeyler konuşanlar oluyor. Kesin benimle dalga geçiyorlardır diye düşünüyorum. Sonunda film bitiyor. Ümit, "Abi, güzel de sonunda niye durmadan çevirdin kamerayı?" diyor. Özel bir sebebi yok. İçimden geldiği için. Pınar, "Tebrik ederim Akın. Çok güzel döndürdün başımı!" diyor. Gülümsüyorum. Hocamız bana dönerek "İçsel sorunları olan bir proje olmuş" diyor. Yüksek sesle gülüyorum. Hoca yüz ifadesini değiştirmiyor. Biraz daha yaklaşıp yanlış yaptığım geçişlerden bahsediyor, planlarda ufak tefek yanlışlar varmış ama tam benden beklediği bir iş getirmişim. Benim gibi sessiz sakin birisinden de böyle bir şey beklenirmiş. Anlam verdiği yönlerini anlatıyor ve canımı sıkmamamı söylüyor.