21 Şubat 2009 Cumartesi

!f İstanbul Biterken

Sadece üç film izleyebildim ya, ahan da yazıyorum buraya: Gün gelecek festival filmlerine sabah gireceğim, akşam çıkacağım anasını satayım!

Sinemalarda koltuklara gömülmüş beyazperdeden gelip geçen görüntülere bakarken "Sinemada ölsem yüzümde tatlı bir tebessüm olurdu" diye düşünüyorum.

Kader Gibi

Bekir'in sanal versiyonu gibi hissettim kendimi yemin ederim. Bir de normal ben var işte. İkisi arasında gidip geliyorum sanki. Ama çok anlamsız benzetme lan bu. Vallahi.

alakasız not: şu "Bu Kayda Verilen Bağlantılar" şeysini de bir türlü kaldıramıyorum. Ayarlardan "Hayır" dedim ama yine de düzelmiyor. Bilen varsa yardımcı olsun.

Better Things


Yönetmeniyle aramda on metre vardı ve aklıma soracak tek bir şey bile gelmedi. Söylemek istediğim şeyler vardı ama toparlayamadım bir türlü. Aklımda dönüp dolaşanlarından birkaç tanesini çekip aldım. Fakat salondaki onca kişinin arasındayken böyle bir şeyden bahsetmekten çekineceğim için ağzımı bile açmadım. Sonra yönetmen ve çevirmen sahneden indi. Çevirmen ablanın yanına gidip bir zahmet hissettiklerime tercüman olur mu diye soracaktım ama utangaçlığımı atamadığım için kalakaldım öyle. Geri dönül yolundayken birden durup yerde olmayan taşa bir tekme savurdum. "Keşke filmin görüntü yönetmeni Lol Crawley'nin John Crawley ile bir akrabalığı olup olmadığını sorsaydım" dedim. Belki ondan sonra bir cesaret gelir, dilimin ucundakileri de söyleyebilirdim diye yedim bitirdim kendimi. "Keşke"ler tren oldu zihnimde uzadı gitti boşluk boyunca. Çıkışta "Fazladan biletim var! İsteyen var mı? Fazladan biletim var! İster misin?" diyen bayana utanmadan biletin hangi filme olduğunu sorsaydım. Belki cumartesi akşamında ya da pazar gününde gösterilecek bir filmeydi o fazladan bilet. Sorsam söylerdi. İstesem verirdi. Belki Kaufman'ın filmi Bilmemne New York'la takas ederdik biletlerimizi.

Düşündürdü bu film beni. Stilize tarzı hoştu. Fena melankoliye boğdu adamı.

15 Şubat 2009 Pazar

Beyoğlu Emek'in Gişesinde Bekleyen Beyaz Tenli Abla

Allah O'nun gönlüne göre versin. Allah O'nu sevdiğine bağışlasın.

-Amin.

düzenleme: Gişedeki tek beyaz tenli abla o değilmiş. Bugün fark ettim de öküz gibi hissettim kendimi... Benim kastettiğim animelerden fırlamış gibi olanı. Böyle; beyaz tenli, zayıf, yapışık saçlı bir ablaydı.

The Sky Crawlers


Hayatımda izlediğim ilk festival filmi. Bu açıdan yeri apayrı olacak. Tramvay'a yazacağım bugün yarın.

13 Şubat 2009 Cuma

if İstanbul Falan

-The Sky Crawlers (Çekik gözlü abiler animasyon yapmışsa izlemek lazım.)
-Better Things (Bir ilk filmse ve iç içe geçmiş hikayeler varsa izlemek lazım.)
-Synecdoche, New York (Charlie Kaufman yapmışsa izlemek lazım.)
-Afterschool (Bir gencin sorunlu dünyasına dalacaksam izlemem lazım.)

Çocuğum gibi bakıyorum biletlere. Akşamları öpüp kokluyorum falan.

Biletleri alırken gişedeki arkadaşa bunların ilk festival biletlerim olduğunu, bana yardımcı olarak insanlığı ilgilendirmeyen büyük bir adım attığına dair kısa bir konuşma yapacaktım ama iplemez bir tavrı vardı. Teşekkür ettim, döndüm anasını satayım. Bir de Greenpeace görevlisi bir arkadaşa denk geldim. Yardımcı olup olamayacağımı falan sordu. Böyle durumlarda terslenmenin nasıl bir şey olduğunu broşür dağıttığım zamanlardan biliyorum. Onun için ilgiyle dinledim arkadaşı. Türkiye'deki kömür madenlerinin sayısı kırka çıkarılacakmış, bu da küresel ısınmayı daha da tetiklermiş... Anlattı da anlattı. Aralarda benden geri bildirim aldı. Eğer dergilerine abone olmak istersem kredi kartımı kullanmam gerekirmiş. Kredi kartı olmayan birisi olarak bu konuda yardımcı olamayacağımı söyledim. İnanmazsa falan diye bir buçuk yıldır cep telefonu kullanmadığımı da anlattım. Sonra başladık muhabbete. Neredeyse yarım saat Beyoğlu Emek Sineması'nın içinde ayakta sohbet ettik. Sonunda dinlediğim için teşekkür etti. Ben de anlatıp bilgilendirdiği için teşekkür ettim, aldım başımı geldim.

08 Şubat 2009 Pazar

Antonio Campos

if İStanbul'un Keşif Bölümü'nde gösterilecek olan Afterschool isimli filmin 1984 doğumlu yönetmeni. Henüz 21 yaşındayken çekmiş olduğu Buy it Now isimli kısa filmiyle Cannes'da birincilik kazanmış. Ben hala "Yönetmen olacağım!" deyince, "Porno mu çevirecen lan? Ehehehe!" diyenlere laf yetiştirmekle uğraşıyorum. Benim tek sorunum eyleme geçme konusundaki tutukluğum. Sürekli kendi kendime konuşuyorum ve burada dert yakınıp duruyorum. Laf var icraat yok bende. Nefret ediyorum kendimden böyle zamanlarda. On beş milyonluk İstanbul'da filmimde oynatacak üç kişi bulamıyorum. Geberteceğim Halil'i!

Afterschool'a da kesin gideceğim!

02 Şubat 2009 Pazartesi

if İstanbul

Gidersem benim için ilk olacak (Daha önce olmaması ayıbımdır, kabul ediyorum.) Daha önce hangi festivale gitmeye kalkıştıysam ya yan yattım ya da çamura battım. Bu sefer bir terslik olmasın, n'olur.

01 Şubat 2009 Pazar

Süt


On gün falan oldu galiba bu filmi izleyeli. Anneme kızıp soluğu sinemada almıştım.

Benim için bu tarz filmlerin -tek plan uzun sekans- miladı Gus Van Sant'ın Gerry'si olmuştur. Stalker'ı, Uzak'ı, Kim Ki Duk filmlerini falan hep Gerry'den sonra izledim. Bende bıraktığı etki hipnotize ediciydi. Çünkü daha önce izlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Üstüne ne izlersem izleyeyim, bendeki yeri ayrı olacaktır Gerry'nin. Teknik açıdan birbirlerine çok benzeseler de Yumurta'dan bu sebeplerle pek etkilenmemiştim. Süt'tün de bende bıraktığı etki pek büyük olmadı. Aslında sıkılmadan izliyorum böyle minimal filmleri. Bana gerçekçi geliyor, tek planlık uzun sekanslar hoşuma gidiyor. Çekmeye çalıştığım kısa filmlere de bu tür filmlerden bir şeyler katmaya çalışıyorum falan...

Ayrıca anlatmak istedikleri şeyleri de tam olarak anlayabildiğimi söyleyemem. Semih Kaplanoğlu'nun Sinema'daki röportajını okudum filmden sonra. Açılıştaki ağızdan yılan çıkarma sahnesine hala anlam veremiyorum.

yusuf'un kadınlarla arasındaki soğukluğun sebebinin annesinin kaçamak ilişkisi olduğunu söylüyorlar. Fakat Yusuf'un annesinin istasyoncu abiyle ilişkisi olmadan önce de görüyoruz ki Yusuf kızların yanında kereste gibi duruyor ve onlardan kaçıyor. Askerlik muayenesi için gittiği İzmir'de de ortak bir ilgi alanı yakaladığı kıza ertesi güne randevu veriyor ama görüşmeye gitmiyor.

Semih Kaplanoğlu, Meleğin Düşüşü'nde beri bir sonraki filmlerinde daha da sadeleşeceğini söylüyormuş. Dediğini, istediğini çok iyi yaptığı gerçek. Pek ayılıp bayılmasam da sıkılmadan, anlamaya çalışarak takip edeceğim Semih Kaplanoğlu'nu.

Süt'ün kapanışı ilginçti, hoşuma gitti. Bir de şiirinin yayınlandığını öğrendiğinde yola çıkıp koşarken çığlık atması.

Ayrıca, Yumurta'da Yusuf'un soyadı Köksal'dı, ama Süt'te muayene olduğu hastanede soyadının başka olduğunu duyuyoruz.

Filmin bir diğer senaristi olan Orçun'un da soyadı Köksal. Acaba kendisiyle bir ilgisi var mı Yusuf'un diye düşünüyor insan.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık