
On gün falan oldu galiba bu filmi izleyeli. Anneme kızıp soluğu sinemada almıştım.
Benim için bu tarz filmlerin -tek plan uzun sekans- miladı Gus Van Sant'ın Gerry'si olmuştur. Stalker'ı, Uzak'ı, Kim Ki Duk filmlerini falan hep Gerry'den sonra izledim. Bende bıraktığı etki hipnotize ediciydi. Çünkü daha önce izlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Üstüne ne izlersem izleyeyim, bendeki yeri ayrı olacaktır Gerry'nin. Teknik açıdan birbirlerine çok benzeseler de Yumurta'dan bu sebeplerle pek etkilenmemiştim. Süt'tün de bende bıraktığı etki pek büyük olmadı. Aslında sıkılmadan izliyorum böyle minimal filmleri. Bana gerçekçi geliyor, tek planlık uzun sekanslar hoşuma gidiyor. Çekmeye çalıştığım kısa filmlere de bu tür filmlerden bir şeyler katmaya çalışıyorum falan...
Ayrıca anlatmak istedikleri şeyleri de tam olarak anlayabildiğimi söyleyemem. Semih Kaplanoğlu'nun Sinema'daki röportajını okudum filmden sonra. Açılıştaki ağızdan yılan çıkarma sahnesine hala anlam veremiyorum.
yusuf'un kadınlarla arasındaki soğukluğun sebebinin annesinin kaçamak ilişkisi olduğunu söylüyorlar. Fakat Yusuf'un annesinin istasyoncu abiyle ilişkisi olmadan önce de görüyoruz ki Yusuf kızların yanında kereste gibi duruyor ve onlardan kaçıyor. Askerlik muayenesi için gittiği İzmir'de de ortak bir ilgi alanı yakaladığı kıza ertesi güne randevu veriyor ama görüşmeye gitmiyor.
Semih Kaplanoğlu, Meleğin Düşüşü'nde beri bir sonraki filmlerinde daha da sadeleşeceğini söylüyormuş. Dediğini, istediğini çok iyi yaptığı gerçek. Pek ayılıp bayılmasam da sıkılmadan, anlamaya çalışarak takip edeceğim Semih Kaplanoğlu'nu.
Süt'ün kapanışı ilginçti, hoşuma gitti. Bir de şiirinin yayınlandığını öğrendiğinde yola çıkıp koşarken çığlık atması.
Ayrıca, Yumurta'da Yusuf'un soyadı Köksal'dı, ama Süt'te muayene olduğu hastanede soyadının başka olduğunu duyuyoruz.
Filmin bir diğer senaristi olan Orçun'un da soyadı Köksal. Acaba kendisiyle bir ilgisi var mı Yusuf'un diye düşünüyor insan.