Cuma günü Dünya Tiyatrolar Günü olduğu için okulumuza bir tiyatro grubu gelmişti. Boş ders saatimize geldiği için gidelim bari demiştik.
Konferans salonunun neredeyse tamamı doluydu. Biz de şaşırdık bu duruma. Neyse, boş bir yere geçip oturduk. Oyunun saat yedi gibi başlaması gerekiyordu. Saat yediye yaklaşıyordu ama hala salona girenler, çıkanlar oluyordu. Zaten okulun heyet başkanı mı nedir işte, o daha gelmemişti. O gelmeden de oyun başlayamazdı. Öğrencileri hizaya sokmak isteyen ve babacan tavırlarına daha önce de şahit olduğum bir hoca eline mikrofon alıp konuşmaya başladı. Oyunculardan birisinin birkaç gün önce geçirdiği kazada ayağını kırdığını ve alçılı vaziyette oynadığını söyledi. Anında alkışı kopardık. Sonra da tiyatroya olan bu yoğun ilgiden memnun olduğunu, biz gençlerden umutlu olduğunu falan söyledi. Bir alkış da kendimiz için kopardık.
Oyun iyi değildi de baş kadın oyuncusunun göğüs dekoltesine rağmen eğilip kalkmalarında orasına burasına dikkat etmemesi seyirciye heyecanlı anlar yaşattı. Ayrıca arkasını döndüğünde yoğun ışığın vurması sonucu iyice belirgenleşen hatlarına da diyecek yoktu.
Tabii anlık heyecanlar bunlar. Unuttuk gitti ya da yarın unuturum, önemli değil orası. Kafamdan çıkmayan asıl olay şu;
Birinci perdenin ardından verilen arada yerimizden kalmadık. Ben sağ köşedeyim, sol köşede okuldaki en sevdiğim kişi var, ortada da hanım hanımcık bayan arkadaşımız. Sağ köşedeki arkadaşın anlattığı şeyi daha iyi duyabilmek için öne eğildim ve ortaya doğru yaklaştım. Sağ köşedeki arkadaşı dinlerken bakışlarım suratının yanından aldı başını gitti ve birkaç koltuk ilerimizde oturmakta olan güzel bir kıza takıldı. Kız, cep telefonunu önündeki koltuğun altına düşürmüştü galiba. Eğilip bakıyor, yerini saptamaya çalışıyordu. Ben diğer yandan arkadaşı dinlemeye çalışırken kızı seyrediyordum. Telefonu gördü ve almak için eğildi ama kolu yetişmedi. Gülümsedi. Ayağa kalktı. Belini falan düzeltti. İlk eğildiğinde arkası bizim olduğumuz tarafa dönüktü. Fakat bu sefer arkasını diğer tarafa çevirdi. Eğildi, dizlerini yere koydu, karnını bacaklarına çekti, kolunu uzattı (bu arada gözlerim obturatör misali açıldı, uzunca bir süre kapanmadı ve o görüntüyü beynime kazıdı) telefonunu aldı. Ayağa kalkarken yüzü kıpkırmızıydı. Kan basıncından mı oluyor böyle şeyler, pek anlamam. Çok da önemli değil zaten. Neyse, kız kalkıp yerine otururken göz göze geldik. Hiç utanmadan normal bir şekilde baktım. Çok güzel bir yüzü vardı. Yeri gelmişken kızı da tarif edeyim bari. Bir yetmiş, yetmiş beş boylarında falan, beyaz, siyah saçlı, gayet güzel, çok hafiften etine dolgun ve çekici bir kız. Neyse işte, yerine oturdu. Baktım ki bizim arkadaş hala konuşuyor. "Herhalde önemli bir şey anlatıyor" diyerek biraz dinledim. Kızı yoklamaya da devam ettim tabii. Telefonunu silip yanındaki arkadaşına (O da bir bayan bu arada) bir şeyler söyledi. Telefonu açıp birkaç tuşuna bastı. Sonra da cebine koyup yanındaki arkadaşına doğru eğildi. Kız öyle dururken arkadaşı kafasını biraz geriye çekerek bizim olduğumuz tarafa doğru ciddi bir bakış attı. Bakışmamızın ardından kafasını çekti. Kız da sırtını geriye yasladı. Kafasını bizim olduğumuz tarafa çevirdi. Göz göze geldik. Öylecek bakıştık. Ben gözümü bile kırpmadım, bakışlarını kaçıran da olamazdım. Bunun için uzunca bakıştık. Bir ara bir şey söylemek için ağzını açacak gibi oldu ama vazgeçti. Sonra da kafasını çevirdi, ben bakmaya devam ettim. Hatta bunun için; gözlerimi kaçırmadığım, utanmadığım, heyecanlanmadığım için falan kendimi güçlü hissettim. Kız bacak bacak üstüne attı. Benim bulunduğum yerden görüldüğü kadarıyla sütun gibiydiler. Kızdaki fizik on numaraydı işte be! Hani bazı testler olur; size bir cisim ya da resim gösterirler ve aklınıza gelen ilk şeyi söylemenizi isterler. İşte, üst üste binmiş o bacakları görünce aklıma gelen ilk şey dolma kalem oldu.
Salon dolmaya başlayınca sahneye döndük. Işıklar söndü ve ikinci perde başladı. Kırk beş dakika sonra kadar bitti ve ışıklar yandı. Arka taraftaki kapıları açmadıkları için herkes ön tarafa yığıldı. Acelemiz olmadığı için milletin çıkmasını bekledik. Baktım ki sıranın öbür tarafında bulunan kızlar da bizim olduğumuz tarafa doğru geliyorlar. Diğer iki arkadaş bacaklarını yan tarafa doğru çekerek yol verdiler ama ben ayağa kalkıp popomu katlanan koltuğa dayayarak rahat geçmeleri için elimden geleni yaptım. Ama bu sefer yüzüne dik dik bakamadım. O kadar yakın olunca biraz utandım. Kızlar geçti gitti. Biz biraz daha bekledik. Kapının ağzı rahatça geçilebilecek bir hal alınca ayaklandık. Merdivenleri çıkarken ikinci kattaki tuvaletten çıkan kişiyle göz göze geldik. O heyecanla bakışlarımı kaçırdım, öne eğdim ve merdivenleri çıkmaya devam ettim. Merdivenler de biraz kalabalıktı. Üç beş basamak sonra o kızla yan yana geldik. "Bu bir işaret mi lan yoksa?" diye düşünerek bir şey söylemek istedim ama yapamadım. Bu düşündüğümü yapamadığım için cesaretim kırıldı ya da ona bu kadar yakın olmak beni heyecanlandırıp cesaretimi kırdığı için yapamadım. Heyecanımı coşkuya dönüştüremedim.
N'olduysa o kız geride kaldı ve biz yolumuza devam ettik. Büyük kırtasiyenin önüne gelince durup defterimi diz kapaklarıma sıkıştırdım ve montumu giydim. Fermuarımı çekerken yanımdan o kız ve arkadaşı geçti. Hemen arkalarına yanaştım. Konuştukları şeye kulak misafiri olmak istedim ama tek kelime bile duyamadım. Başımı öne eğip görüş açımı daraltırsam konuştuklarına daha iyi odaklanabileceğimi düşündüm. Bu sefer de yere bakan gözlerim kızın geniş kalçalarına takıldı, beline kaydı, sırtından boynuna doğru tırmandı ve saçlarında dolanıp durdu. Kız harbiden fenaydı. Birkaç adım sonra başını yana çevirip havaya kaldırdı. Okulun pencerelerine bakıyormuş gibi yapıp önüne tekrar döneceği zaman arkasına da şöyle bir göz atacağını bildiğim için yerimde durup sağ elimi montumun cebine koydum. Ve çok önemli bir şey arıyormuşum gibi gözlerimi kısarak cebimi karıştırmaya devam ettim. Sonra kız önüne dönerken arkasına da şöyle bir göz atıp beni gördü. Gözlerimi kaçırıp kendi kendime güldüm ve yanından koşarak geçerek bizimkilere yetiştim.