31 Mart 2009 Salı

S. Darko


Fragmanları dönmeye başlamış bile.

Böyle bir filmin çekileceğini duyduğumda sinirlerim bozulmuştu. Çekildiğini görünce daha da gerildim.

Kadrosuna da bakınca ortaya adam gibi bir şey çıkmayacağı anlaşılıyor zaten. Donnie Darko'nun kadrosundan sadece Samantha, Susie ve Emily var. Filmde de Donnie'nin kardeşi Samantha'nın yaptığı yolculuk sırasında başından geçenler anlatılıyormuş. İlk filme göndermeler olacakmış. Fragmanda gördüğümüz solucan deliğinden anladığım kadarıyla bunda da paralel evren muhabbeti olacak. Ve film bir boka benzemeyecek.

Ağanın bokunun üstüne bok yapılır mı, Samantha?

29 Mart 2009 Pazar

The Stone of the Theatre

Cuma günü Dünya Tiyatrolar Günü olduğu için okulumuza bir tiyatro grubu gelmişti. Boş ders saatimize geldiği için gidelim bari demiştik.

Konferans salonunun neredeyse tamamı doluydu. Biz de şaşırdık bu duruma. Neyse, boş bir yere geçip oturduk. Oyunun saat yedi gibi başlaması gerekiyordu. Saat yediye yaklaşıyordu ama hala salona girenler, çıkanlar oluyordu. Zaten okulun heyet başkanı mı nedir işte, o daha gelmemişti. O gelmeden de oyun başlayamazdı. Öğrencileri hizaya sokmak isteyen ve babacan tavırlarına daha önce de şahit olduğum bir hoca eline mikrofon alıp konuşmaya başladı. Oyunculardan birisinin birkaç gün önce geçirdiği kazada ayağını kırdığını ve alçılı vaziyette oynadığını söyledi. Anında alkışı kopardık. Sonra da tiyatroya olan bu yoğun ilgiden memnun olduğunu, biz gençlerden umutlu olduğunu falan söyledi. Bir alkış da kendimiz için kopardık.

Oyun iyi değildi de baş kadın oyuncusunun göğüs dekoltesine rağmen eğilip kalkmalarında orasına burasına dikkat etmemesi seyirciye heyecanlı anlar yaşattı. Ayrıca arkasını döndüğünde yoğun ışığın vurması sonucu iyice belirgenleşen hatlarına da diyecek yoktu.

Tabii anlık heyecanlar bunlar. Unuttuk gitti ya da yarın unuturum, önemli değil orası. Kafamdan çıkmayan asıl olay şu;

Birinci perdenin ardından verilen arada yerimizden kalmadık. Ben sağ köşedeyim, sol köşede okuldaki en sevdiğim kişi var, ortada da hanım hanımcık bayan arkadaşımız. Sağ köşedeki arkadaşın anlattığı şeyi daha iyi duyabilmek için öne eğildim ve ortaya doğru yaklaştım. Sağ köşedeki arkadaşı dinlerken bakışlarım suratının yanından aldı başını gitti ve birkaç koltuk ilerimizde oturmakta olan güzel bir kıza takıldı. Kız, cep telefonunu önündeki koltuğun altına düşürmüştü galiba. Eğilip bakıyor, yerini saptamaya çalışıyordu. Ben diğer yandan arkadaşı dinlemeye çalışırken kızı seyrediyordum. Telefonu gördü ve almak için eğildi ama kolu yetişmedi. Gülümsedi. Ayağa kalktı. Belini falan düzeltti. İlk eğildiğinde arkası bizim olduğumuz tarafa dönüktü. Fakat bu sefer arkasını diğer tarafa çevirdi. Eğildi, dizlerini yere koydu, karnını bacaklarına çekti, kolunu uzattı (bu arada gözlerim obturatör misali açıldı, uzunca bir süre kapanmadı ve o görüntüyü beynime kazıdı) telefonunu aldı. Ayağa kalkarken yüzü kıpkırmızıydı. Kan basıncından mı oluyor böyle şeyler, pek anlamam. Çok da önemli değil zaten. Neyse, kız kalkıp yerine otururken göz göze geldik. Hiç utanmadan normal bir şekilde baktım. Çok güzel bir yüzü vardı. Yeri gelmişken kızı da tarif edeyim bari. Bir yetmiş, yetmiş beş boylarında falan, beyaz, siyah saçlı, gayet güzel, çok hafiften etine dolgun ve çekici bir kız. Neyse işte, yerine oturdu. Baktım ki bizim arkadaş hala konuşuyor. "Herhalde önemli bir şey anlatıyor" diyerek biraz dinledim. Kızı yoklamaya da devam ettim tabii. Telefonunu silip yanındaki arkadaşına (O da bir bayan bu arada) bir şeyler söyledi. Telefonu açıp birkaç tuşuna bastı. Sonra da cebine koyup yanındaki arkadaşına doğru eğildi. Kız öyle dururken arkadaşı kafasını biraz geriye çekerek bizim olduğumuz tarafa doğru ciddi bir bakış attı. Bakışmamızın ardından kafasını çekti. Kız da sırtını geriye yasladı. Kafasını bizim olduğumuz tarafa çevirdi. Göz göze geldik. Öylecek bakıştık. Ben gözümü bile kırpmadım, bakışlarını kaçıran da olamazdım. Bunun için uzunca bakıştık. Bir ara bir şey söylemek için ağzını açacak gibi oldu ama vazgeçti. Sonra da kafasını çevirdi, ben bakmaya devam ettim. Hatta bunun için; gözlerimi kaçırmadığım, utanmadığım, heyecanlanmadığım için falan kendimi güçlü hissettim. Kız bacak bacak üstüne attı. Benim bulunduğum yerden görüldüğü kadarıyla sütun gibiydiler. Kızdaki fizik on numaraydı işte be! Hani bazı testler olur; size bir cisim ya da resim gösterirler ve aklınıza gelen ilk şeyi söylemenizi isterler. İşte, üst üste binmiş o bacakları görünce aklıma gelen ilk şey dolma kalem oldu.

Salon dolmaya başlayınca sahneye döndük. Işıklar söndü ve ikinci perde başladı. Kırk beş dakika sonra kadar bitti ve ışıklar yandı. Arka taraftaki kapıları açmadıkları için herkes ön tarafa yığıldı. Acelemiz olmadığı için milletin çıkmasını bekledik. Baktım ki sıranın öbür tarafında bulunan kızlar da bizim olduğumuz tarafa doğru geliyorlar. Diğer iki arkadaş bacaklarını yan tarafa doğru çekerek yol verdiler ama ben ayağa kalkıp popomu katlanan koltuğa dayayarak rahat geçmeleri için elimden geleni yaptım. Ama bu sefer yüzüne dik dik bakamadım. O kadar yakın olunca biraz utandım. Kızlar geçti gitti. Biz biraz daha bekledik. Kapının ağzı rahatça geçilebilecek bir hal alınca ayaklandık. Merdivenleri çıkarken ikinci kattaki tuvaletten çıkan kişiyle göz göze geldik. O heyecanla bakışlarımı kaçırdım, öne eğdim ve merdivenleri çıkmaya devam ettim. Merdivenler de biraz kalabalıktı. Üç beş basamak sonra o kızla yan yana geldik. "Bu bir işaret mi lan yoksa?" diye düşünerek bir şey söylemek istedim ama yapamadım. Bu düşündüğümü yapamadığım için cesaretim kırıldı ya da ona bu kadar yakın olmak beni heyecanlandırıp cesaretimi kırdığı için yapamadım. Heyecanımı coşkuya dönüştüremedim.

N'olduysa o kız geride kaldı ve biz yolumuza devam ettik. Büyük kırtasiyenin önüne gelince durup defterimi diz kapaklarıma sıkıştırdım ve montumu giydim. Fermuarımı çekerken yanımdan o kız ve arkadaşı geçti. Hemen arkalarına yanaştım. Konuştukları şeye kulak misafiri olmak istedim ama tek kelime bile duyamadım. Başımı öne eğip görüş açımı daraltırsam konuştuklarına daha iyi odaklanabileceğimi düşündüm. Bu sefer de yere bakan gözlerim kızın geniş kalçalarına takıldı, beline kaydı, sırtından boynuna doğru tırmandı ve saçlarında dolanıp durdu. Kız harbiden fenaydı. Birkaç adım sonra başını yana çevirip havaya kaldırdı. Okulun pencerelerine bakıyormuş gibi yapıp önüne tekrar döneceği zaman arkasına da şöyle bir göz atacağını bildiğim için yerimde durup sağ elimi montumun cebine koydum. Ve çok önemli bir şey arıyormuşum gibi gözlerimi kısarak cebimi karıştırmaya devam ettim. Sonra kız önüne dönerken arkasına da şöyle bir göz atıp beni gördü. Gözlerimi kaçırıp kendi kendime güldüm ve yanından koşarak geçerek bizimkilere yetiştim.

The History Boys


Finale doğru iyice sulandırdıkları eşcinsellik muhabbeti dışında gayet güzel filmdi.

Anma töreninin ardından, hocalardan birinin çocukların gelecekteki halleriyle yapılan konuşma sahnesi orijinaldi.

"Tanrı" Vernon Little - 2

Buradaki psikologla konuştum, ona hiçbir niteliğim, bir yeteneğim olmadığını falan söyledim. Ama o, bu doğru değil, dedi; yüksek bir algım ve arkadaşlarıma karşı hassasiyetim olduğunu söyledi. Bir anlamda bu yeteneklerim var galiba. Daha bela başlamadan kokusunu alabiliyorum, bence bu bir yetenek kesinlikle. Bunun bir önemi olmalı. Diğer önemli haberse, ister inanın ister inanmayın, küfür etmeyi bıraktım. Sanırım bu, zamanın bir kısmını TV seyrederek geçirdiğimden, olaylara yalnızca kötü tarafından bakmadım. Olayları kötü tarafından görmek benimle ilgili bir sorun olarak belirlendi, bir de anal saplantı; bunu söylediğim için kusura bakmayın, kafamdaki bütün düşünceler insan pisliği kokusuna bağlanıyor ve iç çamaşırlarına falan filan. Büyük bir sorun ama psikolog fark etmenin değişmek için ilk adım olduğunu söylüyor. Artık keskin kokular bile hatırlamıyorum, cidden. Sadece bol bol TV filmi seyrediyorum, sanırım nerede yanlış yaptığımı bulmaya çalışıyorum. Hatta evvelki gün bir film seyrederken gözlerim yaşardı.

28 Mart 2009 Cumartesi

O'Horten: İtiraf No Bilmemkaç


Uzun zamandır filmlerle adam gibi ilgilenemiyorum. İşin eğitimini alan birisi olarak en fazla ilgilenmem gereken şeyle ilgilenemiyorum. Şimdi yine sabahın şu saatinde kalkıyorum falan diye anlatmaya başlamak istemiyorum.

Orada burada iddialı laflar edip milleti büyük beklentilere sokmuyorum. Ama "Hacı, ben yönetmen olup öyle filmler çekeceğim ki..." diyen birçok kişiden de bir farkım olduğunu biliyorum.

Zamanında muğla sözlük'te popomu kaldırmış olabilirler. Şimdi sinema okyanussa, henüz kıyılarında olduğumu biliyorum. Söylemek gereksiz ama ben ve benim gibiler için vakit öldürmek adına yapılan bir şey değil sinema. Olayım başka.

Hoca tahtaya bir şema çizip tepesine "Sanatın Kurgusu" yazıyor. Sanatın Kurgusu bize bu işten nasıl para kazanılacağını anlatıyormuş. Entrika olacakmış, melodram olacakmış, mutlu son ile bitecekmiş. Çok kişi tarafından izlenirse değerliymiş, para kazandırırsa önem taşırmış. Bunun zıt yönünde şimdi saymaya başlasam en az yirmi tane örnek bulurum.

Yönetmenin, senaristin, çaycının bir diziden ne kadar kazandığını anlatıyor. Zaten anlattıkları her şey maddi şeyler üstüne. Kimse gelip de Tarkovsky'yi Tarkovsky yapanın ne olduğunu anlatmıyor. Potemkin Zırhlısı hakkında gösterdikleri tek şey Odessa Merdivenleri sahnesi. Citizen Kane hakkında henüz ağzını açan olmadı. Onu o kadar değerli yapan şeyin ne olduğundan bahsetmediler (Kane'i bu kadar önemli yapan şeyin kamera hareketleri ve modern sinemanın temellerini atmış olması, bunları okula gitmeden önce de biliyordum. Başka ne var?)

O'Horten vardı dün akşam cnbc-e'de. Filmin başlarında bir sahne vardı: Trenin duruşunu perspektiften görüyorduk, kamera yere yakındı. Netlik trenin önündeki büyük demir parçasındaydı. Trenin durmasıyla birlikte netlik istasyonun olduğu tarafa kayıyordu. Sonra insanlar geçip gidiyordu. O sahnede göz pınarlarım doldu. Film izlerken olur böyle. Sahnenin özel bir anlam ve öneminin olması gerekmiyor. Diyorum ya, olayım başka.

Bundan birkaç yıl sonra hala sinemacı olamamışsam bilin ki ölüyorum.

O'Horten gibi filmler yapmak isterim. Bazen yapmış olduğum film için "Bu da film mi lan? Niye böyle bir şey çektin ki?" dediklerini hayal ederim. Sonra da sırıtarak "Kendimi kurtarmam lazımdı abi!" dediğimi düşünürüm, hayalimde. Düşük bir ihtimal bu. Öyle de olsa sonuçta bir ihtimal yani.

İleride bu düşüncelerim değişir mi bilmiyorum. Şimdi kıçıma don alacak param yok ama yine de yaptığım işe saygı duyulsun isterim. Gora değil Hokkabaz çekmek isterim. Bükreş'in Doğusu gibi bir film yapmak isterim. Breakfast Club, Noi Albinoi, Elephant, Paranoid Park, Das Leben Der Anderen, böyle uzar gider bu...

Dediğim gibi; bundan birkaç yıl sonra hala sinemacı olamamışsam bilin ki ölüyorum.

23 Mart 2009 Pazartesi

1. Yıl

Yusuf hatırlatmasa fark edemeyecektim.

Tam bir yıl önce açmışım bu blogu. Önceki blogumda oldukça kişisel ve hayri depresif şeyler yazdığım için bir süre sonra rahatsız olmaya başlamıştım. Ama kendimden bahsetmekten de vazgeçmemiştim. Resmen günlük gibi kullanıyordum orasını. Cüneyt Abi vardı; "Adam gibi şeyler yazsana lan!" falan derdi. Her yazımı okurdu. Hatta çalıştığı bürodaki herkes beni okurmuş. Kapattıktan sonra burasının adresini vermiştim. Hala okuyorlar mı bilmiyorum.

Esra Hanım ilk yazımdan beri okur beni, sağolsun.

Yusuf'la tanışmam da zaten bloguna yazdığı sinemayla ilgili yazıların neredeyse tamamına yorum yazmamla birlikte oldu.

Betafikir Ferit vardı. Sonradan kaldırdı blogunu. Bir daha da sesi sedası çıkmadı. Ne zamandır mail atacağım diyorum, unutuyorum. Blog yazarken bir kere mail atmıştım. Şimdi mail kutumdan onun adresini bulmam lazım.

Gizem Hanım vardı; arada yorum yapardı. Alper Abi vardı; hiç yorum yapmadı ama okuduğunu söylemişti. Burasının adresini vermişti. Takip ediyor mu bilmiyorum ama etmiyor galiba. Sözüm var: Komik bir şey yazabilirsem ilk ona okutacağım.

Burada bir yılım dolmuş. Hala eski blogumdan bahsediyorum. Burasını açma sebebim daha mutlu, olumlu şeyler yazmak ve kendimden daha az bahsetmekti. İlk başlarda bu çizgide ilerliyor gibi gözüksem de devamını getiremedim. Bir yıl oldu, kendimden bahsetmekten vazgeçemedim gitti. Sanırım bu durumdan çok şikayetçi olsam kökten çözüm üretir, giderdim. Adaptation'daki Charlie Kaufman'ın (müthiş bir Nicholas Cage) dediği gibi "Yazacak kadar iyi tanıdığım tek şey kendimim." Yanlış anlamayın, kendimi Kaufman'la kıyaslamıyorum. Haşa! Benim Kaufman gibi olabilmem için bin beşyüz kere daha reenkarne olmam gerekir.

Seviyorum yazmayı. Müzik ruhun gıdasıysa yazmak gusül abdestidir (Aynı şeyi film çekmek için de düşünürüm.) Birilerinin okuyor olduğunu bilmek de ayrı bir haz veriyor. Onun için bu sayfayı okuyan herkese teşekkürler.

Ayrıca bir ara sayaç koymuştum buraya. Günlük ziyaretçi sayısı ortalama on, on beş falandı. Ziyaret eden yedi sekiz kişiyi biliyorum ama diğerleriyle ilgili tahminlerim olsa da kesin bir bilgim yoktu. Şimdi, "Takip edenler bir selam çaksın" falan diyeceğim. Önceki blogu kapatmadan önce de yapmıştım aynısını. Sadece bir kişi çıkıp iki kelam etmişti. Şimdi de öyle olursa canım sıkılır diye "selam çakın" demiyorum. "Yapmayın diyor ama aslında yapmamızı istiyor" diye düşünenler olabilir. Vallahi istemiyorum öyle bir şey olmasını. Birbirimizi tanımayalım. Olası bir ayrılıkta gitmesi daha kolay olur (Okul başlangıçlarında tanışma kısımlarında söylerdik bunu. Çok komiğime giderdi.)

Alakasız Not: Yusuf, yeni sayacı nasıl koyacağız hacı? Yaptım bir şeyler ama kodlamayı yanlış yere mi koydum, ne oldu? Görünmüyor hiçbir şey.

22 Mart 2009 Pazar

Alıp da Vermeyenin...

A Bittersweet Life, Das Leben Der Anderen, Southland Tales cd'lerim kayıp. Alıp da vermeyenin annesi babası ölsün.

10 Mart 2009 Salı

İtiraf No Bilmemkaç


Gecelerin benim için ayrı bir yeri vardır. Önemi Kırklareli'ndeki öğrencilik hayatıma kadar uzanır. İkinci öğretim öğrencisiydim. 22:50'de okuldan çıkıyorduk. Eve gidene kadar 23:10 falan olurdu. Üstünü değiştirmesiydi, yemeği hazırlamasıydı, yemesiydi, bulaşığıydı, pis yedilisiydi, counter strike'ıydı derken 03:00 falan olurdu. Sonra yapacak bir şey elbet bulunurdu. Önemsiz şeyleri tartışırdık. "Kız olsan bana verir miydin?" geyiği döndürürdük. Söz konusu kişi bensem düşünmeden cevap veren tek kişi Sercan olmuştur hep. "Ayıpsın! İstersen şimdi vereyim. Valla, kilitle kapıyı!" falan derdi. Gülmekten öldürürdü bizi.

Yapacak bir şey yoksa Savaş'a giderdik. Bize salçalı makarna yapardı. Aslında ondan hep nefret etmişimdir. Defalarca yüzüne de söylemişimdir bunu. Hatta bize geldiği zamanlardan birisinde hazırlamış olduğum kahvesine tükürmüştüm. Sonra bardak yanlışlıkla başkasına gidebilir diye düşünmüş, böyle bir gerilimi kaldıramayacağımı anlamış ve ne olur ne olmaz diye tüm bardaklara tükürmüştüm. Servisi yaptıktan sonra ilk yudumunu almasını hınzırca beklemiştim. Yutkunduktan sonra, "Bunun tadı bir garip lan!" demişti. "Balgamı fazla geldi, ondandır!" diye yapıştırmıştım cevabı. Çok gülmüşlerdi bu "şaka"ma. Neyse, okuldan sonra İstanbul'a döndüğümüzde öyle veya böyle görüşmeye devam etmiştik. Savaş'ı zamanla sever oldum. Çocuk şimdi askerde ve elemanı gerçekten özlüyorum.

Özlüyorum da anlatmak istediğim şey bu değil aslında. Savaş'tan da sıkılırsak Semih'e giderdik. Oradan da sıkılırsak paket paket çekirdek alır, vilayet meydanında yerdik. Sabah ezanından sonra da börekçiye gidip kahvaltı ederdik. Yani sürekli güneş doğarken uyur, güneş batarken uyanıp okula giderdik. Aylarca böyle devam etti bu. Geceyi bu sebeple severim. Her fırsatını bulduğumda da sabaha kadar oturur, ezan okunduktan sonra uyurum. Bir tür anma töreni gibi bir şey benim için. Böylece Kırklareli'ni anımsarım. Aslında Kırklareli'ni sürekli anımsadığım için böyle yaparım.

Kırklareli'ni her gün özlüyorum. Sebeplerini saymaya kalksam buradan köye yol olur. Kenarından köşesinden Kırklareli'ne dokunan her şeyi özlüyorum. Aylardır gidemiyorum ayrıca oraya. Çoğunlukla vaktim olmuyor. Vaktim olsa param olmuyor. Bazen manyaklık yapıp oraya kadar yürüyerek gitmeyi düşünüyorum. Nasıl olsa yolu yarılamadan birileri beni arabasına alır. Alan olmasa bile bir gün sürer herhalde yürümem. İleride birilerine anlatacak ilginç hikayem olur. "Kırklareli'ne kadar yürüdüm lan!" derim. "Hadi ya? Anlatsana" derler. Ben de "Bir gün kafam bozuldu hacı. Cepte beş kuruş para yok. Attım kendime otobana. Emniyet şeridinden yardıra yardıra geldim. Şu kadar saat sürdü. Ayakkabılarım parçalandı var ya" falan diye devam ederim böyle. Ama birilerinin sağa çekip beni arabasına alacağına eminim. Yürütmezler beni oraya kadar.

Aylar önce başlayan bir uyku problemim var. Gece on ikiden önce yatamıyorum. Uykum olsa da yatamıyorum. Yatarsam uyku çöker üstüme diyorum ama yanımdan bile geçmiyor. En az iki saat dönmem gerekiyor yatağın içinde. Üçte, bazen de dörtte uyuyorum. Sonra yedi dedin mi uyanmak zorundayım.

Hiç uykumun olmadığı gecelerde de canım çok pis sıkılıyor. Öyle zamanlarda da Kırklareli'ni anmak için sabaha kadar oturayım bari diyorum. Arada yatsam mı, yatmasam mı diye ikilemde kalıyorum, ama sonuçta dörde beşe kadar dayanıyorum. Sonra uyku çelme takıp yatağa atıyor beni. Mışıl mışıl uyuyorum. Yedi oldu mu yine ayaktayım. İki üç saatlik uykuyla zombi gibi geziniyorum ortalıklarda. Sonra da neden bu kadar üzgün olduğumu soruyorlar. Gülüyorum. "Ne üzüntüsü be abi. Deli gibi uykum var" diyorum. Fakat akşam eve gelince oldukça diri hissediyorum kendimi.

Günler ne kadar yorucu geçerse geçsin (tam bu sırada nereden geldiğini anlamadığım "tak" sesi ödümü koparıyor) mışıl mışıl uyuyamıyorum. Kafamı yastığa koyduğum anda ölü gibi uyumak istiyorum artık.

Hem çalışıp hem okumak sinirlerimi bozmaya başladı. Sabah yedi buçukta evden bir çıkıyorum, akşam 23:00 gibi evdeyim. Bazen okuldan erken çıkıyoruz da 22:00 civarı evde olabiliyorum.

Bazı dersler pratiğe dayalı. Ya fotoğraf çekmemizi istiyorlar ya da kısa film. Benim iş durumları olunca, sadece cumartesi 15:00'dan sonralarım ve tam gün pazarım kalıyor. "Ulan onlarda da yan gelip yatayım, birazcık da dinleneyim be!" diyorum. Böyle olunca da fotoğraf çekmeye vakit ayırmak istemiyorum. Çekmeye çalıştığım kısa filmler de bir halta benzemiyor... Aslında böyle olmasını ben istedim. "İsyanlardayım ulen!" ayaklarına yatmak anlamsız. Başka yolu yok. Çekeceğim. Zaten okula giderken bir sürü çamurlu yoldan geçiyorum. Bu bana çok ironik geliyor.

Hem okuyup hem çalışmanın tek iyi yanı günlerin nasıl geçtiğini anlamamam. Sabah bir uyanıyorum pazartesi, akşam eve döndüğümde cuma olmuş oluyor.

Başım döner gibi oluyor. Uyku yavaşça bastırıyor. Bu saatte uyuyabilirsem iyidir.

fotoğraf hakkında: kırklareli'nde güneş batarken bulutların aldığı şekil ve görüntü aşağı yukarı böyledir. çekmiş olduğum kısa bir videodan dondurup da aldım bu kareyi, onun için görüntü kalitesi düşük olabilir. ağaçların sağa doğru uzandığı yerde de mezarlık var. aptallığım yüzünden yaşamını kaybeden hamsterım pamuk prenses orada yatıyor.

08 Mart 2009 Pazar

ddarko vs İnternet

Ödenememiş faturalar yüzünden Telekom'la aramız bozuktu ve evde üç aydır falan internet yoktu. Onun için arada sırada okuldan, genelde de internet kafelerden giriyordum internete. Benim gittiğim en yakın kafe de eve yürüyerek on beş - yirmi dakika kadar uzaklıkta. Bazen çok acil bir şey olurdu, küfür ede ede giderdim kafeye. "Keşke" derdim. "Evde tekrar internet olsa."

İnternet olmayınca işten ve okuldan arta kalan zamanlarımı başka şeylere ayırıyordum haliyle. Kitap falan okuyordum, yazı yazıyordum, film izliyordum, eski kasetlerimi kurcalayıp hoşuma giden görüntüleri kurguluyordum. Yani, yaptığımda keyif aldığım şeylerle uğraşıyordum.

Annem geçen gün birkaç fatura yatırınca Telekom'la aramız da düzeldi. Bir anlık sevinçle ne yapacağımı bilemedim. Oturdum bilgisayarın başına, kurcaladım da kurcaladım. Bugün de işten gelir gelmez bir oturdum başına; hala kalkmadım anasını satayım! Hayır, adamakıllı bir halt ettiğim de yok yani. Mal mal takılıyorum öyle. Hatta içimden birkaç kere, "Keşke bağlatmasaydık şunu ya" dedim. Kafe köşelerinde takılayım istedim. Tüm masalar dolu olsun, içlerinden birisi işini bitirene kadar bekleyeyim istedim. Msn'e girince arkadaşlardan birisi, "Geldi mi lan internet?!" desin, ben de "Yok lan, kafedeyim!" diyeyim istedim. Yarım saati geçince kasadaki amca ince belli bardakta çay getirsin, sağol amca, diyeyim ve beş fırtta içimi ısıtayım, canım bir tane daha çeksin ama utancımdan ikinci bardağı isteyemeyeyim istedim.

Bugün yapmam gereken hiçbir şeyi yapmadım. Evde aylardır internet olmamasına bağlıyorum bunu. Kendimi frenleyemeyecek kadar aciz birisi olduğumu şimdilik gözardı ediyorum.

Ayrıca şiir yarışması var bir yerlerde. Şiir yazmaya kalkıştım ama ilk iki satırım, "Kızın teni süt beyaz, saçları simsiyah / Boy desen bir elli, gözleri kahverengi" olunca gülme krizine girdim. Kriz esnasında da şiir özürlü olduğuma karar verdim. Ama öyle çok güldüm ki yan odadan annem geldi, "Neler oluyor?" diye. Sonra suçu klavyeye attım. "Çakatuka çakatuka" sesinin dikkatimi dağıttığını, kalemin kağıda sürtünürken çıkardığı hışırtının daha ilham verici olacağına karar verdim. Hemen boş bir sayfa açtım. Tükenmez kalemimi de aldım ve düşünmeye başladım. Neden bilmiyorum ama "Ç" harfiyle başlamam gerektiğine karar verdim. Vurgusu da ilk hecede olmalıydı. "Çiçek" kelimesiyle başlayacaktım ama vurgu ikinci hecede oluyor galiba diyerek vazgeçtim. En iyisi "Çok" ile başlamaktı. Kalemi kağıda yaklaştırdım ve işe koyuldum. Fakat öyle bir şey oldu ki... Hayatımdaki en kötü "Ç" harfini yaptım. Dayak yemiş "9"a benziyordu. Kimileri onu akraba evliliği sonucu doğmuş bir "6"ya da benzetebilirlerdi elbette.

Baktım, şans benden yana değil. Kağıt ve kalem, hatta harfler bile şiir yazmamı istemiyorlardı. Ben de vazgeçtim. Şiir yarışmasına katılmayacağım ama öykü ya da ne bileyim düz yazı (kurallarını falan bilmem ha) bir şeyleri olursa gönderirim herhalde. Aslında okul yönetimine yazı da yazabilirim. "Düzenleyin kardeşim böyle şeyler" falan derim.

03 Mart 2009 Salı

Afterschool - Antonio Campos - Vernon "God" Little


24 yaşında birisinin çektiğini göz önünde bulundurursak hayli ağırbaşlı ve ayakları yere basıyor. Takip Edilecek Yönetmenler listesine alıyoruz Antonio Campos'u.

Vernon "God" Little'ı bu abinin eline verseler, romana hayli sadık ve en az onun kadar etkili bir şey çıkaracaktır ortaya. Amerikalı yapımcılar duysun sesimi.

Southland Tales


Richard Kelly, Donnie Darko gibi bir ilk film yapmasaydı, bu film o kadar da kötü eleştiriler almazdı belki.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık