29 Nisan 2009 Çarşamba

Salinger Falan

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ~ Seymour Bir Giriş'i okurken, aynı şey aklıma bir kere daha geldi ve tekrar unutmadan söylemek istedim. Daha önce birkaç defa bir yerlerde söylemiş olabilirim ama burada bahsettiğimi hatırlamıyorum.

Bence, J. D. Salinger, biyografisini yazan kişiye açtığı dava sırasında açık ettiği, yazdığı fakat yayınlatmadığı eserleri hakkında bir avukatla falan anlaşmıştır. Anlaşmaya göre avukat o kitapları Salinger'ın vefatından sonra yayınlatacaktır. Böylece Salinger son bir kez tüm insanlığa büyük bir kıyak yapacaktır.

Teorim budur arkadaş.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Kafka'ya Heveslenen Z.

İstanbul'da yaşayan Z. henüz 12 yaşındayken Kur'an-ı Kerim'i beş kere hatim etmişti. Beş vakit namazı uykuya düşkün olduğu için kaçırsa da sonraları kazasını kılardı. Çevredekilerce dini bütün, efendi, saygılı olarak tanımlanan Z.'nin dersleri de çok iyiydi. Bilgi yarışmalarına falan sürekli o gönderilirdi.

On beşinci yaşını doldurduğu gece garip bir rüya gördü Z. ve o sabah kahvaltıda annesine, askere gittiğinde şehit olacağını söyledi. Annesi şaşkınlıktan elindeki çaydanlığı düşürdü. Peynir çaya bulandı, zeytinler boğuldu, reçel acayip bir şey oldu, yumurtanın tadı kaçtı, çatallar ıslandı ve halı haşlandı. Bunların dışında kimseye bir şey olmadı.

Tüm bunları zihninde kurgulayan Z., kimseye bir şey söylememenin en iyisi olacağını düşündü. Annesine, babasına, birlikte takıldığı kızlara, dostlarına, sınıf arkadaşılarına, gittiği camilerin imamlarına, sohbet ortamındaki abilerine, Hac'ca gidip gelen büyüklerine bile bundan bahsetmedi.

Lise sondayken edebiyat öğretmeninden duyduğu Kafka'ya ilgi duymaya başladı. Ama bu ilgi sadece onun hayat hikayesine karşıydı. Herhangi bir eserini alıp okuma zahmetine bile kalkışmadı. Sırf hayat hikayesi yüzünden Kafka gibi olmak istediğine karar verdi ve Kafka okumamaya devam etti. Yazdı, sadece yazdı. Lise son biterken hala Kafka olmak istiyordu ve hala herhangi bir Kafka eseri okumamıştı (Yerim öyle ilgiyi!)

Askerlik vakti yaklaştıkça tutuşmaya başladı ve çeşitli yollardan çürük raporu almaya çalıştıysa da sonunda kaderci bir tavır takınıp "Hayırlısı..." diyerek askere gitti. Acemi birliğini Manisa Kırkağaç'ta geçirdi. Çok dayak yedi, daha önce duymadığı küfürler işitti. Bazı zamanlar kendisini tuvalete kapatıp ağlama krizlerine giriyordu. Daha acemi birliğindeyken dünya ona dar gelir olmuştu.

Usta birliğine teslim olmadan önce evine beş kilo daha zayıf dönmüştü. Gözleri çukurlaşmıştı, saçları biraz dökülmüştü, ayakkabıları bir numara büyük geliyordu, donları belinden düşüyordu.

Usta birliğini Tunceli'de jandarma komando olarak geçiriyordu.

2 Yıl Sonra

Gazetecilik okuyan ve Z.'nin çocukluk arkadaşı olan Y.'nin odasını karıştırdığı sırada Z.'nin yazdıklarını bulması zor olmadı.

Guguk Kuşu


Filmini yıllar önce izlediğim ve tam olarak hatırlayamadığım için yapacağım kıyaslamalar ufak tefek olacak. Ama filmini de en kısa zamanda bulup tekrar izleyeceğim.

Roman güzeldi. Şef Bromden'in iç dünyasını okurken hastaneye yeni gelen McMurphy ile Hemşire Ratched'ın güç savaşına tanık oluyoruz. Herkes Şef'i sağır ve dilsiz zannediyor ama o kolej eğitimi almış, oldukça bilgili ve kültürlü birisi. Sadece Kızılderili olduğu için "insanlar" onu "insan" yerine koymamışlar. Söylediklerine kulak asmayıp dikkate almamışlar. O da zamanla hiç konuşmamış.

Hastaneye neden ve ne şekilde geldiğinden bahsetmiyor Şef. Sadece uzun yıllardır orada olduğunu biliyoruz. Hatta oradaki en eski iki üç hastadan birisi.

Hastalar, Hemşire Ratched tarafından öyle pısırık hale getirilmişler ki hademelerin yapması gereken işlerin yarısını kendileri yapıyorlar. Kuralların bir adım dahi ötesine çıkmayı akıllarından bile geçirmiyorlar. Sonra bir gün çalışma çiftliğindeki işinden sıkılan ve kavgacı yapısı dolayısıyla kovulan McMurphy çıkageliyor. Kahvaltıda portakal suyu vermeleri ve yapacak yorucu bir şeyler olmaması hoşuna gittiği için kısa bir süre hastanenin bu kliniğinde kalmaya karar veriyor.

Doktorlar Mack'i gözetleyecek ve hakkındaki gerekli raporu hazırladıktan sonra onu geri göndereceklerdir. Yoksa onun hasta ya da orada bulunan diğerleri gibi tedaviye muhtaç birisi olmadığını herkes bilmektedir. Fakat Hemşire Ratched ile karşılaşan McMurphy, onun posta koyan tavırlarından hiç hoşlanmaz. Ayrıca hastaların pısırık tavırlarına da inanamaz. Bundan sonra Hemşire'ye patronun kim olduğunu gösterecek ve hastalara, sandıkları gibi işe yaramaz kişiler olmadıklarını gösterecektir. McMurphy, Hemşire'ye kimin patron olduğunu gösterirken hastaların özgüvenlerini kazanmalarına yardımcı olacak, diğer yandan kendi kuyusunu hazırlayacaktır.

Filmde ana kahramanımız Jack Nicholson'ın canlandırdığı McMurphy'ydi. Kitapta ise Şef daha ön planda. Bütün olan biteni onun ağzından dinliyoruz. Ayrıca kendisine her gece ilaç verildiği için halüsinasyonlar görüp duruyor. Ve öyle şeyler görüyor ki kitaba yüzde yüz sadık bir film yapılmış olsa, ortaya fantastik/korku türünden bir şey de çıkabilirdi yani.

Şef'in ailesi de kendilerini bulundukları topraklardan çıkarmak isteyen kişilere karşı tavır almış fakat sonları iyi bitmemiş. Tepedekiler galip gelmiş ve olan kendilerine olmuş. Buna paralel olarak McMurphy'nin gittiği yolun yol olmadığını anlatmak istiyor Şef, ama iş işten geçmiş oluyor. Ayrıca filmde Şef, konuşabildiğini sonlara doğru sadece McMurphy'ye açık ediyordu. Kitapta ise yine ilk önce McMurphy'ye açık ediyor fakat sonradan tüm hastalara konuşabildiğini gösteriyor. Ama kimse konuşabildiği halde neden yıllar boyunca sustuğunu sormuyor. Hatta konuşabildiğine şaşırmıyorlar bile. Şef'i hep böyle dikkate almama durumları var insanların. Sadece McMurphy ona tekrar eskisi gibi güçlü olabileceğini hissettiriyor, söylüyor. Sonunda Şef kendisini gerçekten eskisi gibi güçlü hissediyor. Hatta diğer hastalar da daha konuşkan, öyle her şeyi hemen kabullenmeyen, itiraz etmesini bilen, haklarını aramaktan çekinmeyen, tepedekilere kafa tutan kişiler oluveriyorlar. McMurphy yaptıklarının cezasını ağır ödüyor belki ama arkasında bir sürü varis bırakıyor.

Filmi tekrar izledikten sonra daha ayrıntılı bir şeyler yazacağım. Gerçi, başını sonunu açık ettim ama neyse.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Bağcılar'a Git!


Kişisel şeyler yazınca bari oturduğum semt bilinmesin diyordum. Bir gün birisi karşıma çıkıp "ddarko sensin değil mi lan?" diyecek diye tırsıyorum ama bu blog az kişi tarafından takip edildiği için hiç ihtimal vermiyorum böyle bir şeye.

Uzun zamandır Uykusuz almıyorum. Bu karikatür de ne zaman yayınlandı, bilmiyorum ama harbiden var böyle tipler Bağcılar'da. Daha da beterleri var hatta.

Bu aidiyet duygusu da acayip oluyor ha. Mesela Kaynana Semra(nefret ederim) da Bayrampaşa'da oturuyordu. Onu bile duyunca "Aaa, ne güzel, yakınmış bize!" demiştim içimden.

19 Nisan 2009 Pazar

Seksen Kilo

Sevdiğinde çekip gitme zamanı gelmiştir.
Göğüslerin arasına başını sakla
Nefes al, yürü, çek git

...

Hayat sürprizlerle dolu
Eczaneden çıkıyorum
Teraziden şimdi indim
Seksen kilo çekiyorum
Seni seviyorum

-Blaise Cendrars-

Teoman, Balans ve Manevra'nın bu şiir gibi bir film olmasını istemiş.

Alex & Emma


-Hadi kasabaya inelim. Sana yemek ısmarlarım. Aç mısın?
-Pek sayılmaz.
-Mükemmel! Zaten param yoktu.

14 Nisan 2009 Salı

Gittim, Gördüm, Durdum, Düşündüm

İki haftadır salı günleri yerinde uygulama (stajın haftada bir gün yapılanı) için okula geliyordum. Herhangi bir konferans olursa ya da okulun herhangi bir spor takımının maçı falan olursa kameraları alıp çekime gidilir. Bir yere gidilmiyorsa da kasetlerdeki görüntüler bilgisayarlara aktarılır. Yani bunlar yapılır ama bana iki haftadır bir şey denk gelmedi. Öğlene doğru da hoca saldı beni. "Bugün bir etkinlik olmayacak galiba. İstersen gidebilirsin abicim" dedi. Öğrencilere böyle abicim diye falan hitab eden birisi bu hoca ve inanılmaz makara bir adam. Geçen hafta gülmekten öldürmüştü beni.

Hoca beni serbest bırakınca ben de kütüphaneye geldim. Sabah aldığım romanı okumaya devam ettim. Ken Kesey'nin Guguk Kuşu'nu aldım. Bir hafta önce falan görmüştüm bu romanı ama o zaman Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı okuyordum. Guguk Kuşu'nu da okumak istiyordum ama alabilmem için önce Aşkın Ömrü Üç Yıldır'ı teslim etmem gerekiyordu. Guguk Kuşu'nu benden önce alan olmasın diye zulaya tıkıştırmıştım kitabı. İlk baktığım yeri de son birkaç sayfası olmuştu. Filmin finali kesinlikle daha iyiydi.

Ben bunları yazarken şapır şupur sesler duydum ve klavyenin tuşlarına basmayı bırakarak sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Ses yan masadan geliyordu. Başımı çevirdim, neler olduğunu gördüm ve önüme bakmaya devam ettim. Bir çift öpüşüyordu. Bu işlerin raconu böyle midir, bilmiyorum ama kız hayli cilveliydi.

Ben önüme baktıktan kısa bir süre sonra da sesler gelmeye devam etti, sonra kesildi. Kızı tanıyordum. Benim okul kaydımı o yapmıştı. Çocuk da öğrenci işlerinde takılan kişilerden birisiydi. Onlara baktıktan sonra bu öpüşme konusunda hayli tecrübeli olmalılar diye düşündüm. Mesela bir öpüşme sahnesi yönetecek olsam oyunculara, bu ikiliyi hatırlayarak oyun verirdim. Eğer bir ilk öpücük sahnesi çekeceksem de şöyle yapardım: Kamera öpüşen çiftin etrafında dönerken aynı zamanda kendi etrafında da döner... Bunu, o baş döndürücü etkiyi yakalayabilmek için yapardım.

12 Nisan 2009 Pazar

Naif. Süper.


Ana kahramanımız yirmi beşinci doğumgününde abisiyle yaptıkları kroket karşılaşmasını kaybedince oturup düşünmeye ve varoluşunu sorgulamaya başlıyor. Sonra da yüksek lisans eğitimini yarıda bırakıyor ve bir aylığına iş için Amerika'ya giden abisinin dairesine taşınıyor. Kafasına takılan birçok şeyi anlamlandırmasını sağlayacak şeyler yapıyor. Dışarıda oynayabilmek için top, evin içinde oynayabilmek için de bir çakma tahtası alıyor. Zamanla ilgili bir kitap okuyor. Kitapta yazılanlara göre Empire State'in zemin katı ile en üst katı arasında zaman farkı varmış, yukarıda zaman daha ağır ilerliyormuş falan. Bu sefer kafası daha da karışıyor.

Komşunun çocuklarından birisiyle arkadaşlık kuruyor. Çocukla kumdan kaleler falan yapıyorlar. Sonra çocuğun gördüğü bir ilan üzerine ilanda yazan adrese gidiyorlar. Çocuk Power Ranger kartları falan alıyor. Ana karakterimiz bunları almaya gittikleri evde gördüğü kızdan hoşlanıyor ve onu çok sevdiği şu klipteki hatuna benzetiyor.

"Naif. Süper." bir Erlend Loe romanı. Ülkesi Norveç'te çok satanlar listesine girmiş, yalın, acayip rahat okunan bir kitap.

Asker Ümit

Ümit bu sabaha karşı 05:20 arabasıyla gitti. Beş ay sonra geri gelecek. Evden çıkıp servise, oradan da otobüs durağına gidene kadar uzun aralıklarla çekim yaptım. Kendi abimi yolcu etmemiştim. Hatta askere gittiğini iki gün sonra falan öğrenmiştim. Ama Ümit'i yolcu ederim. Ümit başkadır.

Kırklareli Fotoğraf Grubu

Kırklareli Meslek Yüksekokulu'ndan arkadaşım olan Erhan'ın da aralarında bulunduğu bir grup bu. Toplanıp Kırklareli il sınırları içerisinde bulunan çeşitli yerlere gidip fotoğraflar çekiyorlar. Sonra da bunları eski tren garının oradaki binada sergiliyorlar. Kırklareli etkinlik açısından pek canlı bir yer olmadığı için de yoğun bir katılım oluyordur bu sergilere.

Çok beğendiğim fotoğraflar oldu. Bir bakın derim şu adrese.

http://kirklarelifotograf.com/yasadigim-sehir-kirklareli-sergisi/

04 Nisan 2009 Cumartesi

riskisevenbek

Muğla Sözlük'ün en makara adamı futbol blogu açarsa bize de okumak düşer. Karşımızda Ruud Van Dilmen.

Diğer blogu da litostlake.

Sözlükteki entryleri gibi yazılar bekliyoruz kendisinden.

...

Günlerden cuma. Akşam. Dikkatli bakınca ay harbiden dedeye benziyor. Hava soğuk. Durakta ama insanların bekledikleri bölümün zıttında. Düşünüyor. Ve orada anladı ki elini ayağına dolamasına sebep olamayan bir kıza aşık olamayacak.

Peş peşe iki otobüs geldi. Bütün millet ilk gelene hücum edince ikinciye rahatlıkla bindi. Çok dolu değildi ama oturacak yer de yoktu. Tutunduğu demir biraz yağlıydı. Alışkındı, pek önemsemedi. Camdaki yansımasına baktı. Saçları "Otursak mı kalksak mı?" der gibiydi? Defterini diz kapaklarına sıkıştırıp sağ elinin parmaklarını saçlarına daldırdı ve onları geriye yatırdı. İtiraz eden birkaç tel çıktı. Onları da ikinci hamlede susturdu. Defterini almaya çalışırken düşürdü. Defter, boş olan herhangi bir sayfadan ikiye ayrıldı. Almak için hemen eğilmedi. Deftere öylece bakarken sol gözü kasıldı. Tek gözlük görüş mesafesine rağmen eğilip defteri aldı.

Otobüs kırmızıda beklerken sıkıntı bastı. Bir yerden gol sesi geldi. Dönüp bakınca bir halı saha gördü. Futbol oynamak keyfini yerine getirebilirdi. Uzaktan şut çekerdi, ara pası verirdi, çalım atardı, top çalardı, kafa topuna çıkardı, belki vole bile vururdu... Eve gidince mahalledekilerle halı saha maçı ayarlamalıydı.

Bakkallarda satılabilecek ve damardan alınabilecek, can sıkıntısını uçup giderecek bir şey üretmeliydi bilimadamları.

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık