30 Haziran 2009 Salı

Star Wars Episode 2: Attack of the Clones


Padme'ye düzenlenen saldırı konsey üyelerini geriyor. Bu sırada gittikleri sınır koruması görevlerinden on yıl sonra Obi-Wan ile öğrencisi Anakin dönüyorlar. Padme'yi koruma görevleri de onlara veriliyor. On yıl geçmiş, küçük Anakin delikanlı olmuş tabii. Ayrıca görevi sırasında geçen on yıllık zaman diliminde de Padme, aklından hiç çıkmamıştır. İlk karşılaşmaları biraz soğuk geçtiği için Anakin'in canı sıkılır. Galaksinin en kral adamı olan ustası Obi-Wan'a posta koyan tavırlar takınır. Ustası ağzının payını verir tabii.

Bir gece Padme'ye gerçekleştirilen saldırı sonucu suikasti düzenleyen kişinin peşlerine düşerler.

Obi-Wan suikasti düzenleyen kişileri bulmaya çalışırken, Padme daha güvende olacağı gerekçesiyle Anakin'in korumasında gezegeni Naboo'ya gönderilir.

Bu filmi de pek sevemedim. Bir iki sahne haricinde herhangi bir vurucu yanı yoktu. Galiba seriye başlamadan önce bir yerlerden Star Wars hakkında el kitabı falan edinmeliydim.

Usta Yoda'yı dövüşürken görmek ilginçti.
Anakin'in, annesini aramaya gitmeden önce Padme ile konuşurken duvara düşen gölgesinin Darth Vader'a benzemesi hoş bir ayrıntıydı. Zaten Anakin'in yolunun yol olmadığını anlıyoruz bu filmde.

Filmi izleyeli yirmi dört saat olmadı ama aklımda adamakıllı bir şey kalmadı. Özellikle kesintisiz izledim bir de.

Natalie Portman bile güzel değil be bu filmde!

29 Haziran 2009 Pazartesi

Star Wars Episode 1: The Phantom Menace


Efsaneye çekildiği sıraya göre değil de sonradan numaralandırılış sırasına göre başlamak lazım. 4 - 5 - 6'yı çocukken falan izlediğimi iyi biliyorum ama filmlere dair aklımda kalan tek şey R2-D2 ve C-3PO ikilisi.

Amerikada falan nüfus sayımlarında halkın yüzde bilmemkaçı ırklarını mı ne Jedi olarak yazdırıyorlarmış. İnsanları bu derece etkilemiş bir seriyi izlemek lazım. Hayatında izlediği yabancı film sayısı on beşi geçmeyen Çağrı'nın elinde tüm seriyi görünce hemen cukkaladım.

Başlangıç kötüydü. Diğer filmler bundan çok daha iyidir herhalde. Filmin en sevdiğim yanı Anakin'in ileride büyük aşk yaşayacağı Padme'ye, görür görmez "Sen melek misin?" demesiydi.

Ayrıca benim kahramanım Obi-Wan'dır arkadaş. Qui Gon Jinn'i öldüren Darth Maul'u nasıl ikiye böldü ama. Gerçi bu filmde Obi-Wan'ın pek bir olayı yok ama sonradan değeri daha da artıyor.

Jar Jar Bings inanılmaz uyuz bir karakterdi.

Senatör Palpatine tam bir orospu çocuğu zaten. Onu Sith'in İntikamı'ndan biliyorum.

Sevemedim Phantom Menace'i. Genel seri içindeki önemi olsa olsa Anakin'in keşfedilmesi ve Usta Yoda'nın Anakin'in Jedi olarak eğitilmesine yönelik şüpheleridir, o kadar.

28 Haziran 2009 Pazar

Üst Üste Flashbackler

Kollarını açıp koştuğu kişinin ablası olduğunu düşündüğüm küçük kız pat diye yere düşüyor. Gülümseyip kaldırmak için ona yaklaşırken sol elimdeki şeyleri düşürüyorum. Küçük kız kendi başına kalkıyor. Almak için eğildiğimde arkamdan birisi bir şey diyor. Düşürdüklerimi toplayıp arkama dönüyorum. Karşımda benden birkaç yaş küçük esmer bir kız var. Kısık sesle bir şey diyor. Alnımı kaşıyorum. Kızı gözüm bir yerden ısırıyor.

2003

Evin önünde dokuz aylık oynarken uzun boylu, esmer bir kadın elinden tuttuğu ve bizden birkaç yaş küçük kızıyla yanımıza geliyor. Oyunu durduruyoruz. Bulunduğumuz sokağın, yandaki sokağın ve onun yanındaki sokağın adını soruyor, söylüyoruz. Söylediğimiz sokak isimlerini elindeki deftere not ederken, kızı bizden topu istiyor. Verince de kafasında sektirmeye başlıyor. Beşte düşürdükten sonra ayakla daha iyi sektirdiğini söylüyor. Gülüyoruz. Rekorunun elli beş olduğunu söyledikten sonra sağ ayağıyla sektirmeye başlıyor. On ikiye kadar sektirip düşürdükten sonra topumuzu bize geri veriyor.

2004

Okula yürüyerek gittiğim her sabah, mahalle maçlarından tanıdığım Uğur ile karşılaşıyorum ve yolun yarısını birlikte yürüyoruz. Yine mahalle maçı yapacağımız bir gün toprak sahaya giderken Uğur'la filmler hakkında konuşuyoruz. Maçtan sonra bana birkaç film vermek istediğini söylüyor.

Maçtan sonra evlerine gidiyoruz. Kapıyı bizden birkaç yaş küçük esmer bir kız açıyor.

2005

Tek pota basket maçı yaparken rakip takımdan smaca zıplayan bir arkadaşı, bizdeki şerfsizlerden birisi belinden itiyor. Havada dengesini kaybeden ve yere kötü bir iniş yapan rakip takımın oyuncusu kalkar kalkmaz bizdeki şerefsize girişmeye başlıyor. Ayırmaya kalkışıyoruz. Hangisinden geldiğini anlamadığım sert bir yumruk burnuma yerleşiyor. Ayırmayı bırakıp ellerimle yüzümü kapatıyorum. Avucumdaki kanları görünce hayvan gibi bağırıyorum, sinirimden. Kavga etmeyi bırakıp bana bakıyorlar. "Abi..." diyor birisi. Ben millete, millet sesin geldiği tarafa bakıyor. Ses kendisini tekrar ediyor. Dönüp bakıyorum: Bizden birkaç yaş küçük esmer bir kız bana ıslak mendil uzatıyor.

2006

Kırklareli'ndeyim. Halil, mutfak işleriyle alakalı olarak yemeği yapanın kendisinin, bulaşıkları yıkayanın da ben olmam konusunda beni ikna etmeye çalışırken okumakta olduğum gazetenin sayfasını çeviriyorum. Sayfanın sağ alt köşesine sıkıştırılmış ufak bir haber dikkatimi çekiyor. Haberde, annesini silahla vuran bir kızdan bahsediliyor. Olayın hangi sebeple gerçekleştiği, kazayla mı yoksa kasten mi olduğu konusunun araştırıldığı yazıyor. Bahsi geçen kişilerin nüfus cüzdanlarından alınmış fotoğrafları haberin tepesinde yer alıyor. Gözlerimi kısıp dikkatlice bakıyorum. Kız, annesi söylediklerimizi not ederken bizden topu isteyip sektirmeye başladığındaki yaşına yakın bir yaştaki haliyle orada duruyor.

Bugün

Alnımı kaşırken onu anlayamadığımı söylüyorum. Gülümseyerek ses tonunu hiç yükseltmeden tekrar bir şey söylüyor. Ne dediğini iyice anlamak için kıza doğru bir adım atarak bir daha tekrar etmesini söyleyeceğim anda arkasını dönüp yürümeye başlıyor.

27 Haziran 2009 Cumartesi

Ünlem!

-Fotoğraf çekilirken kafalarını yana yatıran kızların boyunlarını tek vuruşta kırmak istiyorum!
-Ödemelerim eksik olduğu için sisteme giriş yapıp final sınavları sonuçlarımı göremiyorum ya, yemin ettim: İleride param olsun, şimdiki borcum olan miktarı beşlik onluk banknotlar haline getirip, rulo yapıp tuvalete koyacağım ve kıçımı sileceğim!
-Sırf Something Stupid'i çalıp söyleyerek kızlara hava atabilmek için gitar çalmayı bilmek isterdim (Bunu düşünmek komiğime gidiyor. Zaten gitar çalmanın neresi havalı ki?)
-Yarım yamalak ingilizcemle All I Have'i söylemeye çalışırken sesimi kaydetmek, Çağrı'nın ya da Halil'in de arkadan LL Cool J gibi "Ah! Ah! Ah! Yeah!" diye vokal yapmasını isterdim. Düşünmesi bile güldürüyor beni. Seslendirme, karaoke, perfore olayları falan, eğlenceli şeyler bunlar. Siz de yapın.

P.T.A. - ddarko


"Şüphesiz ki Tanrı, onu sinemacı olması için yarattı."

Dün Paul Thomas Anderson'ın doğum günüydü. Aslında olayı sulandıracak bir şeyler yazacaktım ama hiç gereği yoktu. En sevdiğim yönetmenler arasında ilk beşte bulunan bu adam iyi ki doğmuş ve sinemacı olmuş.

İki fotoğraf arasındaki yetmiş beş benzerliği bulunuz.

23 Haziran 2009 Salı

bugüngünlerdenisyan


Bakış : √ Kanyak gibi sicak,

Güzellik: √ Tekila gibi çarpici,

Duruş : √ Dhmple (bu ne lan) kadar asil,

Şekil : √ Sampanya gibi özel,

Kalite : √ Bailes's kadar tatli,

Estetik : √ Kokteyl kadar karmasik,

Zerafet : √ Malibu kadar egzotik,

Letafet : √ likör gibi tatlı,

Uyum : √ Şarap gibi tutkulu,

Herbişi : √ Kokteyl gibi muhteşem


Bu aralar sözlükçülerden gidiyorum. Hadi bakalım...

Sözlükten tanışıp bir şekilde arkadaşlığımı ilerlettiğim, sevdiğim, saydığım kişilerden birisi. Geçen yılki KPSS'de 92(93 de olabilir) puan yaparak ilk 1000'e girmiştir. Fakat her nasıl olduysa, öylesine yazmış olduğu 12. tercihine yerleşmiştir. Şu anda da İstanbul'daki önemli bir üniversitenin, benim çok ama çok işime yarayacak bir bölümünde idareci olarak çalışmaktadır. Ben de staj yeri aramakla geçirdiğim günlerimin bir kısmını bunun yanına giderek gırgır şamata yaparak geçiriyorum. Ayrıca sömürebildiğim kadarıyla da sömürmeye çalışıyorum.

Kendisini çok seviyorum. Çünkü kendisi çok iyi bir insan. Ayrıca o kadar yakışıklı, seksi, çekici ve zeki ki kız olsam -öhöm- neyse... Çok yardımsever, iyiliksever ve öyle yakışıklı ki... Ayrıca sıcaktan kavrulan İstanbul gecelerinde serinlemesine yardımcı olacak birisi de yok. İyi de kazanıyor hani...

İç Ses

Geçtiğimiz günlerde, daha önce kanlı canlı halimi gören herhangi bir kişiye söylemediğim bir şey söyledim buna. Bir blogum olduğunu açıkladım ve adresimi verdim.

Vermez olaydım!

Hemen kendisi hakkında bloguma övgü dolu şeyler yazmamı istedi. Aylar önce yüklemiş olduğum sayaç artık herhangi bir veri vermediği için blogumun ne kadar ziyaretçi aldığını bilmediğimi fakat düzenli olarak takip eden sekiz on kişinin varlığından haberdar olduğumu söyledim. Ayrıca "Yazsam bile sana ekmek çıkmaz oğlum" diye uyardım. Israr etmesi üzerine de "Tamam tamam. Yazarım bir şeyler" dedim, başımdan savmak için. Ama o "Arkadaş arkadaşın sponsorudur oğlum!" diyerek olayı daha da sulandırdı. Sanki bu dediği çok komikmiş gibi sırıtmak zorunda kaldım.

Düzenli olarak kurcaladığı blogumda kendisi hakkında yazılan bir şey göremeyince, beni böyle yavaştan yavaştan tehdit etmeye falan başladı, şakayla karışık. "Eğer beni yazmazsan bir daha buraya sokmam seni" dedi, güldüm geçtim. Arada böyle ufak tefek ultimatumlarda bulundu, ama kaale almadım. Olayın ciddiyetini, beni, akbilimi kırmakla tehdit ettiği zaman kavradım ve gerçekten korktum. Akbil bu, şakaya gelmez. Ben ki on dört yıldır okuyor olmama rağmen hayatımda ilk defa bu sene akbilim olmuş. Onu da böyle bir sebep yüzünden kaybetmeye göze alamam. Ayrıca gömleğinin düğmesine gelecek zarar altı aydan başladığı için fiziksel olarak müdahelede de bulunamıyorum. Zaten kendisi de bu yüzden ortalıkta Deli Yürek gibi dolaşmakta.

Amma tiksindirdin be arkadaşım! Resmen soğudum senden! Al işte, yazdım yazıyı! Şimdi mutlu musun, ha? Mutlu musun?!

20 Haziran 2009 Cumartesi

Strangers on a Train


Ünlü bir tenisçi olan Guy ile aileden varlıklı Bruno bir gün trende karşılaşırlar. Guy, Bruno'nun sevdiği bir tenisçidir. Belki de bu yüzden hakkındaki bazı özel şeyler hakkında bilgi sahibidir. Mesela onun, eşinden boşanmak üzere olduğunu bilmektedir. Laf lafı açtıkça ikilinin arkadaşlıkları aynı kompartmanda yemek yemeye kadar ilerler.

Burada Guy'ın boşanmakta olduğu eşinden pek hazzetmediğini öğrenen Bruno, ona çapraz cinayet işleme teklifinde bulunur. Çünkü Bruno da babasından nefret etmektedir. Plana göre Bruno, Guy'ın eşini, Guy da Bruno'nun babasını öldürecektir. İkilinin ikamet ettikleri yerler birbirine oldukça uzak olduğundan, yapılan araştırmada yakınlardaki herhangi bir şüpheliye rastlanılmayacaktır. Fakat Guy böyle bir planı çılgınca bulur ve yaklaşmakta olan istasyonu da bahane ederek Bruno ile yollarını ayırır. Ama psikopat ruhlu Bruno bu planı haybeye kurmamıştır.

Alfred Hitchcock ile çocukken Birds yüzünden bozulan aramı düzeltmek adına güzel bir başlangıç. Film, tür ve konu olarak ilgimi pek çekmedi, ama yine de bulabileceğim herhangi bir kusuru yok. Tüm o bilinen klasik kuralları harfiyen yerine getirdiği için "gık"ımı çıkarmadan seyrettim. Özellikle de Bruno'yu canlandıran Robert Walker ile Guy'ı canlandıran Farley Granger'ın oyunculuklarını çok beğendim.

Sırada on tane daha Hitchcock filmi var. Ben, Hitchcock'un bana, okula gideceğim diye işten erken çıkıp dışarıda gezerken patrona yakalanabilme ihtimalinin bünyemde yarattığı gerilim duygusunu yaşatmasını istiyorum.

19 Haziran 2009 Cuma

Tünel

video


2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul projesi kapsamında, Multimedya dersi için haırladığım bir tanıtım filmi. Bunun bir de seslendirmesini benim yaptığım versiyonu var ama hem tonlamaları iplemediğim, hem de oldukça mıymıntı konuştuğum için görmeseniz de olur.

Görüntü kalitesinin düşüklüğüne laf eden olursa ayıp eder. Aslında kamera güzel kaydediyor. Çektiğimiz şeyi kameradan izlediğimizde görüntü cam gibi. Fakat bilgisayara aktarmaya kalkıştığımızda görüntü ve ses senkronu bozuluyor, görüntü kalitesi de düşüyor. Sebebi de kameranın 8mm.'lik olması. 8mm.'lik kasetlerin de böyle olmaları kötü işte. Bizim hocalardan birisi "Dedem olsa kamera diye kullanmazdı bunları be" diyor ama olsun. Bu kamerayı aldırabilmek için döktüğüm göz yaşlarımı ben bilirim.

O gün bana eşlik eden sözlük dostum bugüngünlerdenisyan'a da ayrıca teşekkür ediyorum.

-Yapım Notları-

Çekildiği Tarih: 7 Haziran Pazar. Tahminen 17:40 - 20:30 arasında çektik.
Maliyet: Bir gittik, bir geldik. Toplamda 4 kere akbil bastık. Arada bugüngünlerdenisyan Starbukcs'ta bir kahve ısmarladı. Ne kadar girdiğini bilmiyorum ama, 10 lira diyelim onlara da. Ben sakız aldım, o da kibrit. Eve gidiş dönüşler için de iki kere akbil bastım. Yani yaklaşık olarak 20 liraya patladı bu film bize.

-Künye-
Senaryo ve Yönetmen: ddarko
Yapımcı: ddarko
Görüntü Yönetmeni: ddarko
Sanat Yönetmeni: ddarko
Kurgu: ddarko
Müzik: Şirin Pancaroğlu (Telif falan ödemedik. Umarım başa bela olmaz böyle ufak bir video.)
Set: ddarko ve bugüngünlerdenisyan
Kamera: ddarko

Bu kadar makara yeter.

Neyse, şimdi geçelim yorumlar bölümüne...

-Ne Demişler-

Lordvisam: Trt'nin yayın kesintisinde koydukları gibi.
Aslı: İyi de çöp kutusunu niye çektin hacı? (Bunu ben de anlamadım.)
Wolfe: Akşam saatlerinde Trt 2'de yayımlanan kültür sanat programlarında Tünel'i tanıtan bir film gibi.
Hakan: Kurgusu güzel olmuş abi.
bugüngünlerdenisyan: Sen bu işi biliyorsun lan! Harika olmuş! '90'lı yıllardan kalma Trt belgeselleri gibi olmuş. Sana acilen daha iyi bir kamera almamız lazım. Sana inanmaya başladım ddarko!
Gus Van Sant: Bu filmi keşke ben çekseydim.
Peri: Çok iyi olmuş ama açılar maçılar.
Steven Spielberg: ddarko, Türk sinemasının yükselen yıldızıdır. Menajerlerim peşinde, ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat Bağcılar nerede, bulamadık!
Hasan: No comment.
Sinkingabout: Amaç tanıtımsa gayet güzel. İnsanın gözüne sokmadan sade sade göstermişsin.
Proteros: 1991 tarihli Trt belgeseli gibi olmuş. O tünele nasıl girdin? Rayların üstünde nasıl durdun? Handy cam mi o?
Soida: Tünel, Yerebatan'a göre daha iyi. Fakat müzikleri tam olarak video konseptlerine uygun bulmadım.
Roger Ebert: (Chicago Sun Times'tan) Kubrick böyle bir videonun yapıldığını bilse mezarında ters dönerdi.
Scott Rudin: (Bir dünya filmin yapımcısı) Kendini bir şey sanmasın. Daha kırk fırın ekmek yemesi lazım.
M. Night Shyamalan: ddarko'nun yaşındayken benim doksan tane kısa filmim vardı.

17 Haziran 2009 Çarşamba

My Left Foot


Kitabı o kadar da çarpmamıştı beni. Herhalde filmi daha çarpıcıdır diye düşünüyordum ama bu da pek vurmadı.

Senaryoyu yazarken romana çok fazla sadık kalmamışlar. Annesinin, Christy'yinin gözünde ne kadar da önemli olduğuna, onun bir numaralı ilham kaynağı olduğuna falan pek yer vermemişler filmde. Halbuki romanda anne karakteri ilah gibi bir şey oluyordu gözümüzde.

Su gibi aktı gitti film. Roman da kısa ama film, romanın özetiymiş gibi geldi bana. Birçok şeyden yarım yamalak bahsetmişler. Bazı çok önemli karakterlerden hiç bahsetmemişler. Christy'nin kültürel -özellikle de edebi- açıdan gelişmesine büyük katkıları olan, onun için ikinci en büyük ilham kaynağı olan Robert Collis'ten hiç bahsedilmemiş. Christy'yi bile tam işlememişler be! Kitapta Christy sürekli ikilemler arasında gidip geliyor. Çocukluğunda diğer insanlarla arasındaki farkı kesinlikle anlamıyor. Fiziksel olarak farklı olmasını çocukluğun getirdiği bir saflıkla görmezden geliyor. Çünkü o da diğerleri gibi düşünebiliyor. Fakat büyümeye başladıkça içinde bulunduğu durumun hayatını ne kadar zorlaştırdığını fark ediyor. Bazı kişilerin onunla dalga geçmesi de gururunu fena halde kırıyor. Daha sonraları sol ayağıyla resimler yapıp bir şeyler yazmaya başlayınca, derdini anlatmasını sağlayacak bir kapı bulunca, uzunca bir süre sorun etmiyor içinde bulunduğu durumu. Sonra tekrar ters bir şey olduğunda umutsuzluğa kapılıyor. Alternatif akım dalgaları gibi sürekli değişiyor Christy'nin ruh hali.

Filmde ise hissettiklerini hissetmemize yardımcı olacak hiçbir şey yok, Christy adına.

16 Haziran 2009 Salı

Sol Ayağım


22 çocuk doğuran bir annenin dağlar kadar büyük yüreği, Christy'nin doktorların söylediği gibi bir aptal olmadığına ilişkin inancı, eğer gerçekten istiyorsa yapabileceği yönündeki yüreklendirmeleri apayrı bir köşeye...

Yaz sıcakları, kızlar falan... Şu an içinde bulunduğum ruh hali gereği biraz da işin şu tarafı meraklandırdı, düşündürdü, üzdü beni;

"Konuşmak benim çabalarım arasında, insanlarla sıradan ilişkiler kurmamda her zaman en büyük engel olmuştur. Bana en acı veren engelim olmuştur; çünkü konuşma olmaksızın insan kaybolmuş gibidir, milyonlarca şey söylemek yerine bir kelime bile edemez. Yazmam gayet iyiydi, fakat sadece yazılı kelimelerle anlatılamayan, 'hissettirilemeyen' bazı duygular vardır. Yazmak ölümsüz olabilir ama sesin yaptığı gibi iki insan arasındaki boşluğu doldurmada bir köprü oluşturamaz ve keşke dünyadaki en iyi kitabı yazmak yerine bir arkadaşımla sıkı bir tartışma veya bir kızla birkaç dakikalık sohbet yapabilsem."

***

"Bazen geceleri çalışma odamda oturup, tahminen Sezar okurken veya geometri ya da aritmetik problemleri çözerken birden bire Peter ve Paddy'nin yaptığı gibi durup tanışabileceğim, dans edebileceğim ve belki de sevişebileceğim bütün kızları düşünürdüm. Bundan sonra bir sandalyede oturup, kitap okumaya çalışmak, Sezar'ın Galya seferini, Ortaçağ tarihini ve hatta Shakespeare'i düşünmek oldukça zor oluyordu. Hala 'zihnimde bir acı' hissederim. Sadece yirmi yaşındaydım. Kitaplar dışında arkadaşlıklar istiyordum, sürekli okumanın kara büyüsünden kurtulmak istiyordum. Böyle zamanlarda eğitilmek veya yazmak istemiyordum. Bir bahar sabahında erkenden bir dağa tırmanmayı veya yanımda güzel bir kızla yağmurun ıslattığı şehrin sokaklarından ay ışığında eve dönmenin nasıl bir şey olduğunu hissetmek istiyordum."

Şimdi de dumanı üstündeyken filmine gideyim.

14 Haziran 2009 Pazar

The Insider


Yüz kere izlesem bıkmayacağım filmlerden birisi.

İtibarını geri kazanmak adına, imzaladığı sözleşmeyi ve aldığı tehditleri hiçe sayarak gücü elinde bulundurunlara aykırı giden Profesör Wigand ile önce onu, sonra da mesleğini kurtarmaya çalışan eskilerin araştırmacı gazetecesi, şimdilerin baba habercisi Bergman'ın (60 Dakika'dan Lowell Bergman) hikayesi...

Michael Mann acayip bir adam. 30 yılda 10 tane babalar gibi film çekmiş. "Lan ben piyasaya dalsam anasını şekilden şekle sokarım. Hollywood'u yakar, küllerini okyanusa savururum" falan dese kimsenin "gık"ı çıkmaz herhalde. Hollywood bar olsa, Michael Mann içeri girer, selam falan vermeden önüne gelen ilk masayı fırlatıp atar. Kimse de ağzını açamaz.

Chungking Express


"Hatıralar kutulansaydı, onların da son kullanma tarihi olur muydu? Eğer öyleyse, asırlar boyunca bozulmamalarını isterdim."

07 Haziran 2009 Pazar

Citizen Kane


Neredeyse tüm kritiklerin "Gelmiş geçmiş en iyi film" olarak gösterdikleri, Orson Welles'in 25 yaşındayken çektiği film.

Çekildiği döneme göre sinemaya yenilikler getirmiş ki okuduklarıma dayanarak söylüyorum bunu. O dönemin filmlerine hakim olmadığımdan referans olarak alabileceğim herhangi bir film yok.

Klasik anlamda çekilen neredeyse tüm filmler Citizen Kane'i referans aldığından, benim de izlerken kıyasladığım filmler günümüz filmleri oldu. Ama kıyasladım derken öyle enine boyuna inceleyemedim. O kadar bilgim yok teknik konularda.

Kendi dönemindeki filmlere kıyasla çok ileri düzeyde olabilir ama zaten teknik açıdan günümüz sinemasının atası sayıldığı için aradaki farkları göremedim. Dediğim gibi o dönemin filmlerine hakim olmadığım için yapılması gereken karşılaştırmayı yapamam. Yani "O dönemde işler böyleydi de bunu ilk defa Welles böyle yaptı" diyebileceğim bir şeyler yok ama en azından tahmin yürütebilirim. Geçişlerdeki mix kurgu olayını ilk kullanan Welles olabilir. Yine geçişlerdeki görüntünün, geçilecek görüntüye çok benzemesi (üst üste yığılmış eşyaların, gazetelerin geçiş yapıldığında şehirdeki kocaman kocaman binalar haline gelmesi gibi) hadisesi de ilk defa burada kullanılmış olabilir. Gazetedeki fotoğrafa yakın plan yapılıp o anın içine girilmesi olayı ilk defa burada kullanılmış olabilir. Net alan derinliği ilk defa bu filmde kullanılmış.

İkili planlara falan sıklıkla başvurulmamış. Çoğunlukla genel, bel ya da A.B.D. Plan dedikleri çekim ölçekleri kullanılmış. Işıklandırma olarak Chiroscuro'dan Rembrandt ağırlıklı olarak kullanılmış. Zaten sinemada en çok kullanılan aydınlatma tekniğidir.

Aks atlaması (bir ara bahsedeceğim) vardı birkaç yerde.

Benim için sinema tarihinin en iyi filmi olmaktan daha çok Orson Welles'in etkileyici oyunculuğuyla hatırlanacak bir filmdi.

Bahsettiklerim kıt kanaat bildiklerimden ibaret tabii. Benim çok da önemli görmediğim ve günümüzde yapıldığında çok da dikkat çekmeyen pek çok şey ilk defa bu filmde kullanılmış. O açıdan çok önemli. Tıpkı basit bir kaydırma (şaryo) hareketinin Potemkin Zırhlısı'nı (Odessa Merdivenleri sahnesi) o kadar önemli yapması gibi. Veya Matrix'teki görsel efektlerin adamın dibini düşürmesi gibi.

Modern Marvels

Sözlükten tanıştığım başka bir arkadaş daha. İlgi alanları ağırlıklı olarak müzik, sinema, az biraz edebiyat diye biliyorum. Edebiyata olan ilgisinin daha ön planda olmasını beklerdim. Çünkü Hatay'ın en baba kitapçısı bunların olur. Henüz yapmadım ama yapmaya başlayacağım: Bana kitap göndermesini isteyeceğim (iyice beleşçi oldum bu aralar.) Sizin de arayıp bulamadığınız kitaplar olursa sorun buna. Belki vardır, gönderir. Ama adilik yapası da gelebilir, "yok" der, göndermez.

Sinemayı seven herkes benim arkadaşımdır. Onur da öyle.

Bolca şarkı gönderiyor bana. Arada sırada aklına senaryolaştırılabilecek güzel şeyler geliyor, anlatıyor. "Yaz abi, karala bir şeyler. Unutulmasın" diyorum ama pek sallamıyor galiba.

Wes Anderson seviyor. Ne zaman ondan bahsetse, "Noah Baumbach ile kanka oluyor bunlar" diye hatırlatıyor. Bazen esiyor, "Türkiye'de indie sinema" diye başlayarak kafamı karıştırıyor. "İleride yönetmen olursam seni yardımcım yapacağım" falan diyor.

Bu aralar ÖSS'ye hazırlanıyor. Derbeder takılıyor. "Deme!" dediğim şeyi söylemekten zevk alıyor. İlk karşılaşmamızda ağzını burnunu dağıtabilirim, sırf bu yüzden.

Daha önce vardı bir blogu ama pek yazmazdı. Kapatıp başka bir blog açmış. Bu sefer bu işe daha çok vakit ayıracak gibi. Film, müzik, kitap yazsın okuyalım.

Blogu: madchesternindie.blogspot.com

Arada sırada göz atın derim. Alakasız olarak da Gezici Festival için Kars'a gitmesinde az buçuk parmağım olduğunu belirtmek isterim.

01 Haziran 2009 Pazartesi

Synecdoche, New York


İzlediklerim içinde Charlie Kaufman'ın yazmış olduğu en ağır şey buymuş gibime geldi. Veya yorgun olduğum için anlamakta zorlandım. Neyse, kılıf uydurmayayım (uydurmayım mı, uydurmayayım mı?). İkinci izleyişimden sonra marş motorum yeterse bir şeyler karalamak isterim bu film hakkında. En azından diğer Kaufman senaryolarıyla bazı ortak noktaları var. Onlar da varoluşçuluk ve oyun içinde oyun. Adaptation'da da film içinde film vardı diyebiliriz herhalde.

Tek cümleyle özetleyeyim: Varoluşunu anlamlandırmak isteyen tiyatro yönetmeni Caden, kazandığı büyük para ödülünden aldığı gazla hayatının oyununu sergilemek istemektedir ve zamanla ilgili büyük bir problemi vardır.

Ayrıca geçtiğimiz if İstanbul'da bu filme bilet almıştım. Galası doluydu. Ben de bir dahaki gösterim neredeyse oraya bilet almıştım, işin ucunda Charlie Kaufman var diye gösterimin nerede olduğunu sormadan bodoslama dalmıştım. Fakat gösterim taa Caddebostan'daymış. Hayatında 100 kere Taksim'e gitmemiş adamım ben. O tarafları hiç bilmem. Zaten filmi de son seansa koymuşlardı. Erkenden gidip sinemayı bulsam, dönüş yolunda kaybolurdum kesin... Bileti hediye edecek birilerini de bulamamıştım. Böylece elimde patlamıştı bilet. Diğer biletler gibi bu bileti de saklıyorum ama. İleride bir ihtimal Charlie Kaufman ile karşılaşırsam anlatırım bu olayı, şakacıktan da bilet parasını isterim.

Hakan ve Filmleri

Sözlükten tanışıp arkadaşlık kurduğum üç beş kişiden birisidir Hakan. O da sinemayı sever. Arada film tavsiye etmemi ister. Ben de aklıma gelenlerini söylerim. O da indirir, izler. Veya "Abi şu film nasıldır?" diye sorar. Ben de biliyorsam böyle böyledir diye söylerim. Merak ederse indirir, izler.

Bir gün muhabbet Alfred Hitchcock'tan açıldı. Hitchcock'la aram yoktur. Adamın ismini ilkokul yıllarımdan beri bilirim. Gazetelerin "Televizyonda Bugün" köşelerinde onun filmlerini tanıttıklarında "Hitchcock korkuda şöyle, gerilimde böyle" türünden tanıtım yazıları gırla giderdi. Ben de merak eder ama izlemezdim bir türlü. Sonunda orta ikiye ya da üçe giderken Pazar'ı Pazartesi'ye bağlayan bir geceyarısı verdiler bunun The Birds'ünü. Göz kapaklarıma oturan uykuyla kavga ettim, kahve içtim, allem ettim, kallem ettim uykusuz kaldım. Sonunda film başladı. Neyse, daha fazla uzatmanın alemi yok. Gecenin sonunda "Bu muymuş lan yere göğe sığdıramadıkları Hitchcock?!" dedim kendi kendime. O zamanlar belli bir yere oturmuş sinema görüşüm yok tabii. Korku gerilim deyince aklıma Freddy Kruger, uzaylılar, cinler, periler falan geliyor sadece. Hayvanlı korku sarmamıştı beni. İnsanlara saldıran kuşların neresi korkunç anasını satayım?!

Ondan sonra bir daha da Hitchcock filmi izlemedim. Hakan'a da anlattım bunları. "Olur mu abi? Hitchcock candır. Hele bir de diğer filmlerini izle" falan dedi. Sallamadım tabii. "Bulursam izlerim" ayaklarına yattım muhabbet uzamasın diye.

İlerleyen günlerde Hitchcock'un bir sürü filmini indirmiş bu manyak. "Sana da göndereceğim abi bu filmleri. Seveceksin. Sevmezsen adam değilsin!" gibilerinden şeyler söyledi. "Hatta istediğin başka filmler varsa söyle, indireyim. Onları da gönderirim" dedi. İşten bu andan sonra kanıma girmeye başladı Hakan. "Sömür bunu, sömür... Sömür, sömür!" diyen tilkiler dolaştı durdu kafamda. "Tamam" dedim ama şeytana uymadım yani. İndirmesi için sadece yedi film söyledim. Birinin linki mi kırılmış, linkinde kırık mı çıkmış ne, inmemiş film yani. Ama diğer altısını üşenmemiş indirmiş adam. Arada yokladım, "Zahmet olmasın abi?" diye. "Taş attık da kolumuz mu yoruldu abi?" dedi. Birkaç gün benim filmlerin inmesi sürdü. Birkaç gün de Hitchcock'unkiler sürdü.

Sonunda geçtiğimiz hafta geldi filmler. On biri Hitchcock'a ait olmak üzere toplamda yirmi dört tane film göndermiş Hakan. Göndermeden önce "İlk Hitchcock'un filmlerinden başlayacağım!" diye söz verdim ama filmler gelince yan çizdim. Yaptığım adiliktir, biliyorum. Şimdilik sadece üç tane film izledim. Hitchcock'unkileri en son izlerim büyük ihtimal.

Buradan teşekkür ediyorum Hakan'a, verdiği uğraşlar için. İleride yüzsüzlük yapıp tekrar böyle bir şey yapmasını isteyeceğimi de ayrıca belirtiyorum. Sınırsıza geçiş yapmak için geçen gün aradım Telekom'u ama "Ödenmemiş faturalar yüzünden bir halt yiyemezsiniz" dedi karşımdaki ses. Hani lan borcun olsa da tarife değişiyordu?

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık