Bizim mahallede "En Sevilmeyen Kişi" anketi yapılsa, Ahmet birinciliği açık ara kazanır. Hatta diğer kişilerin oylarının toplamı Ahmet'in alacağı oyların yarısı bile etmez.
Ahmet'in sevilmemesinin nedeni ebeveynlerin deyimiyle mahallenin çocuklarına kötü örnek oluyor olmasıdır. Ahmet'in ağzı biraz bozuktur gerçekten. Delişmendir. Herhangi bir sebep yüzünden mahalledeki büyüklerden birisi buna bir şey söylediğinde susmaz, olayı büyütür, ağız dalaşına girer, karşısındaki bunu yapacak kadar cesursa kavga bile ederdi. Dodge Marka Kamyoneti Olan Adam'la birkaç kere tekme tokat birbirlerine girdikleri olmuştu. Bu adam Ahmet'in hemen hemen babası yaşındadır. Kızlarından birisi Ahmet'ten üç yaş büyük, diğeri bir yaş küçük, öbürü de dört yaş küçüktür.
Burnunun dikine giden halleri, büyüklerine karşı olan tavırları sevilmeme nedenleri arasındadır. Paspal görüntüsü de iticiliğini arttırmaktadır. Genel anlamda söylüyorum bunu. Yoksa dış görünüşü bana hiçbir zaman itici gelmedi. Zaten insanları dış görünüşüne göre etiketlemek, yargılamak saçmadır, anlamsızdır. Böyle söylüyor olmama rağmen bana da itici gelen tipler yok değil. Belki de doğduğumdan beri böyle bir mahallede (en yakın gazete bayii yarım saat uzaklıkta) oturduğum için garipsemiyorum o tipleri. Ne bileyim be, sokak çocuklarını anımsatan tipleri hiç garipsemedim.
Ahmet'le ne zaman, nasıl kaynaştığımı hiç hatırlamıyorum. Sadece bu mahalleye ilk taşındıklarında sataştığı kişilerden birisi olduğumu biliyorum. Peşine taktığı üç beş yandaş ve bir iki köpekle dolanıp dururken ellerindeki sopalarla bana da hareket çektikleri olmuştur. Pısırık olduğum için (hala da öyleyim) bir bok yiyemezdim tabii. Kaçmazdım ama "Hop! Arkadaşım, bir dakika!" diyerek karşı da gelemezdim. En fazla Recep abiye gidip durumu anlatırdım. O da gidip Ahmet'i döverdi.
Büyüdükçe nasıl olduysa kaynaştım ben bu Ahmet'le. Biz atarilerle sıkıntıdan patlarken Ahmet Saga'yla oynardı. Tam hatırlamıyorum, hatta uyduruyor bile olabilirim, ama Ahmet'le kaynaşmama sebep olan şey ya bu Saga'dır ya da takas yaptığımız atari kasetleridir.
Ben hep efendi mizaçlıydım. Ahmet de bir süre sonra, en azından benim yanımda benim gibi davranır, ona buna bulaşmaz, bulaşacağı varsa da tek lafımla durulurdu. Zaten beni görünce Ahmet'in yüzünde güller açardı. Benim yanımda sakin olmasına karşın kendi aramızda yapacağımız maçlarda diğer arkadaşları zorlukla ikna ederdim. Sevmezlerdi Ahmet'i. Anlaşamazlardı, keyifleri kaçardı. Top Ahmet'in ayağındayken ikili mücadeleye girmeye korkarlardı.
Ahmet'le arkadaşlığım yıllardır periyodik olarak ilerler. Bir dönem çok sık görüşürüm. Bir dönem hiç görüşmem. Bir sabah kalkarım aklıma gelen ilk şey Ahmet'tir. Bir sabah kalkarım aklıma gelmeyen tek şey Ahmet'tir.
Hem karanlık hem de aydınlık taraflarını biliyorum Ahmet'in. Aslında karakter olarak neredeyse hiç ortak yönümüz yoktur. Neredeyse taban tabana zıt bile sayılırız. Annem, onunla neden arkadaşlık yaptığımı anlamadığını ve onunla görüşmemem gerektiğini defalarca söylemiştir. Babaannem de Ahmet'in "Akın evde mi?" sorularına, ben evde olsam bile, "Hayır!" cevabını vermiştir. Dediğim gibi hem karanlık, hem de aydınlık taraflarını gördüm; biliyorum. Sigara içer, içki içer, tiner koklar, birkaç kere bali çekmişliği vardır, cigaralık mı diyorlar artık her ne boksa ondan kullanmışlığı da var. Hatta birkaç kere Karabayır'a birlikte gitmiştik o şeyden almaya. Malı alana kadar yanında durmak istesem de hiçbir zaman o kadar içeriye sokmadı beni. Çok merak ettiğim için ısrar ederdim ama izin vermezdi. Hep birkaç sokak ötedeki bir köşede veya parkta bekletirdi beni. Malı tek başına almaya gider, on - on beş dakika kadar sonra geri gelirdi. Ayrıca yediği haltlar keyif verici maddelerle sınırlı değildi. Elle tacizden hırsızlığa kadar pekçok boka bulaşmıştır.
Bu akşam otobüsten inip mahalleye doğru yürürken, son üç haftadır yaptığım gibi evin bulunduğu sokaktan değil de sitelerin arasından geçeyim dedim. Aklımda da yemin ediyorum Ahmet'i görmek vardı. Yaklaşık bir aydır göremiyordum kendisini. Son gördüğümde işe gireceğini falan söylüyordu. Çalışıp çalışmadığını sorarım falan diyordum. Sitelerin arasındaki yolu tam yarılamıştım ki her zaman beklediği köşesinden kafayı uzattığını gördüm. Bana gülümsüyordu. Otomatikman ben de gülümsedim. Jölelediği saçlarını geriye mi yoksa yana mı taradığı belli olmayan bir şekle sokmuş, ona doğru gelmemi beklerken alamet-i farikası diyebileceğimiz parmak çıtlatma hareketini yapıyordu. Yüzünün sol yanındaki ufak yarayı görüyordum. O yüzden ona küçükken hep Action Man derdim. Fakat yüzünün sağ tarafını ikiye ayıran yara için diyecek hiçbir şey bulamadım. Çay demlediği bir akşam mutfağa giren babası ağzını bile açmadan masanın üzerinde duran sürahiyi avuçlayıp yüzüne geçirmiş Ahmet'in. Deliye dönmüş bir halde elindeki bıçakla evin içinde küfürler savurarak babasını kovalamaya başlamış. Üç buçuk atan babası balkona kaçıp kapıyı üstüne kilitlemiş. Yüzünden oluk oluk kan akan Ahmet, tampon olarak kullandığı iki tane tül perdeyi kana buladıktan sonra babasının çıkmayacağını anlamış ve acıya daha fazla dayanamayarak en yakın polikliniğe gitmiş. Fırsattan yararlanan babası evden kaçarak evli olan oğullarından birinin yanında yaşamaya başlamış, bir daha da kendi evine geri dönmemiş. Zaten birkaç ay sonra da ölmüş. Ahmet, babasının cenaze törenine katılmamış, gömüldüğü mezarlığı da bilmiyormuş. Laf babasından açıldı mı ana-avrat küfür etmekten başka bir şey yapmıyor.
Tokalaştık. Ellerimizi uzun uzun sıktıktan sonra bıraktık. Nereden geldiğimi sordu. Ay başında staja başladığımı, oradan geldiğimi, son günlerimin fena geçmediğini falan anlattım buna. On dakika kadar benim bu staj olayından, staj süresi boyunca yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan bahsedip durduk. İşe girip girmediği aklımın ucunda olsa da hem bahsedilen konuyu bölmemek adına, hem de konuşma sırası ona geçtiğinde sözünü bitirmesini beklediğim sırada laf bir türlü bunun işe girip girmemesine gelemedi. Bir şey anlatıyorken sırtımı kaşıyıp çevrede göz gezdirdiğim sırada sitelerin arasına beyaz bir arabanın girdiğini gördüm. Çıkış yeri girişle aynı olduğu için içeri yabancı araba girmez, giren de aracını sola veya sağa park ederdi. Fakat bu araba direkt bize doğru gelmişti. Yaklaştıkça da yavaşlayarak beş metre kadar önümüzde park etmişti. İster istemez kim ulan bunlar diye şöyle bir göz atmıştık ikimiz de. Şöför koltuğunda oturan adam yaklaşık kırk yaşında, kır saçlı bir adamdı. Yanındaki de yirmilerin sonlarında - otuzların başlarında, yumurta kafalı, kelleşmeye başlamış, tebessüm eden bir adamdı. Bir süre orada öylece beklediler. Ben bir şeyler anlatmaya devam ederken, "İşin var mı?" diyerek koluma girdi Ahmet ve beni, bizim evin olduğu tarafa doğru sürüklemeye başladı. Daha üçüncü adımımı atmadan beyaz arabadaki iki adam inerek, "Bir saniye gençler!" diyerek önümüzü kestiler. Ateş isteyeceklerini veya adres soracaklarını düşündüm hemen. "Sen şöyle gel bakayım" diyerek kolundan çektiler Ahmet'i. Ellerini arabanın üstüne koymasını söylediler. Ahmet denileni yaptı. Ayaklarını da vura vura açmasını sağladılar. Olayın ciddiyetini tam olarak anlayamadım. Yüzümde alaycı bir gülücükle, ama kesinlikle korkmuş bir halde bunları seyrettim. Tebessüm eden adam Ahmet'in üstünü ararken, kır saçlı olan bana doğru geldi. Dövecekmiş gibi "Kimliğini ver bana!" deyince panikledim birden. Elim otomatikman arka cebime gitti. Sonra kimliğimin gömleğimin ön cebinde olduğunu anımsadım. Hemen çekip verdim. Şöyle bir bakarak nerede oturduğumu sordu. Elimle işaret ederek "Şu köşedeki evde oturuyorum" dedim, ama adam bakmadı bile. Kimliğimi geri vererek elimdeki ufak, beyaz poşedi çekti aldı. Ne iş yaptığımı sordu. Öğrenci olduğumu söyledim. Heyecanlanmıştım ve korkuyordum. Bir yandan adamın ne yapacağına, diğer yandan Ahmet'in ne durumda olduğuna bakıyordum. Ağzım kupkuru olmuştu.
Poşetin içindeki Tahsin Yücel'in Yalan'ını çekip aldı. Sayfalarını hızlıca çevirerek şöyle bir baktı. Ayraç olarak kullandığım Milk'in afişeti gözüne takıldı. Göz ucuyla bakıp geri kalan sayfaları çevirdikten sonra poşetin içine göz attı. Başka bir şey olmadığını görünce kitabı yerine koyup poşeti geri uzattı. Ondan sonra da elimde tuttuğum bir diğer şeyi aldı. Tam olarak ne olduğunu, özel bir ismi olup olmadığını bilmiyorum ama kutu gibi çantalar olur ya onlardan vardı elimde. Doktorların falan içlerine ilaç ve benzeri teçhizat koymak için kullandıkları türden bir şeymiş gibime geliyor. Belki de üzerinde "Türk Epilepsi İle Savaş Derneği - 1973" yazdığı için böyle düşünüyorumdur. Bilmiyorum. Neyse, kır saçlı adam bu çantayı alıp içini açarken "Sen de içici misin?" diye sordu bana. "Hayır" dedim. Çantayı açıp içindeki alüminyum folyoyu görünce gözlerimin içine bakarak "Bu ne peki?" dedi. İçici olup olmadığımı sorduğu için bu alüminyum folyoyu da uyuşturucu falan çekerken veya içinde mal saklamak için kullanıyor olabileceğimizi düşündüğünü düşündüm. "İçinde öğle yemeğim vardı" diye yanıtladım adamı. Folyoyu hızlıca açtı ve içindeki ekmek kırıntılarını görünce kutu gibi çantayı kapattı. Sol eliyle çantayı uzattı, sağ eliyle de havadaki sineği uzaklaştırmak ister gibi bir bilek hareketi yaparak "Kaybol!" dedi. Yana doğru yavaşça birkaç adım atarken bir şeyler söylemeye çalıştım. Dudaklarım kıpırdadı ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Adam bana bakmaya devam ediyordu. "Kaybol! Bu adamdan da uzak dur!" dedi. Yana doğru yavaşça birkaç adım daha attım. Sonra da sanki çok önemli bir şey arıyormuşum da bulamıyormuşum gibi ceplerimi yoklamaya başladım. Diğer yandan Ahmet'e ne yapacaklarını seyrediyordum. Ellerini arkada birleştirip çat diye kelepçeyi taktılar. Kır saçlı adam çevrede biriken kalabalığı dağıtıyordu. Bu arada ne zaman geldiğini bilmediğim ikinci bir arabadan inen göbekli bir adam kelepçelenen Ahmet'in beyaz arabanın arka koltuğuna oturtulmasına yardım etti. Tebessüm eden adam kapıyı açarken "Nerede oturuyorsun?" dedi Ahmet'e. Ahmet de kafasıyla işaret ederek "Aha şurada" dedi. Bulundıkları yerden aşağıya doğru baktıklarında gördükleri ikinci apartmanda oturuyordu Ahmet.
Kafasını bastırıp arabanın içine soktular Ahmet'i. Tebessüm eden adam bana bakarak "Sen?" dedi. Kır saçlı adamı işaret ederek "Beni bıraktı abi" dedim. Beni de alıp götürebilecekleri ihtimaline karşılık yana doğru birkaç adım daha atarak adamlarla aramı iyice açtım. Bu sırada Ahmet arabadan inmek için hamle yaptı. Kır saçlı adam Ahmet'in arabadan çıkan ayaklarına önce sert bir tekme attı, sonra da arabanın içine eğilerek onu diğer tarafa doğru itti. Tebessüm eden adam da arabanın içine girerek ön koltuktan arkaya doğru uzandı. Arabanın cephesindeydim. Ahmet'i yumruklayan adamların silüetini görebiliyordum. Yutkunmaya çalıştım ama ağzım kupkuruydu. Beni ve arkamdaki meraklı kalabalığı gören ikinci arabaki adam arabayı üzerimize doğru hızlıca sürdü. Hepimiz kaçışıp sitenin kapısından dışarı çıktık. Bulunduğumuz yere araba giremezdi. Adam arabadan inmeyi göze almadı. Olanları durduğumuz yerden seyrediyorduk. Ahmet'i yumruklayan adamlara üçüncüsü eklenmişti. Ahmet bağırarak küfür etmeye başlamıştı. İkinci arabadan inen göbekli adam, arabanın diğer taraftaki kapısını açmış Ahmet'i tekmelemeye başlamıştı. Diğerleri zaten yumruklamayı hiç bırakmamışlardı.
Susturana kadar vurmaya devam ettiler. Ses seda kesilince arka taraftakiler Ahmet'i aralarına alarak kapıları kapattılar. Ön taraftan yumrukla girişen tebessüm eden adam şöför koltuğuna geçerek arabayı çalıştırdı. Arabayı üzerimize süren adam, diğerlerini görünce dönüş yapıp pati çekerek önden gitti. Ahmet'in bulunduğu araç üç kere ileri-geri yaparak ancak dönebildi. Pati çekerek giden araca yetişmek için onlar da hızlandı. Köşeyi dönüp gözden kaybolmalarını seyrettik.