31 Temmuz 2009 Cuma

Böyle Olmamalıydı

Ofis - Gündüz - İç

Genel Plan: Çocuk ve Kız aynı masada karşılıklı oturmaktadırlar. (Fonda Parallel Lines çalmaya başlar) Kız oldukça dik oturmaktadır ve sandalyesi yüksektir. Çocuk arkasına yaslanmıştır, sandalyesi alçaktır ve masanın altına kadar sokmuştur sandalyesini. Kafasında kocaman bir kulaklık vardır.

Bilgisayara Amors Plan: Çocuk internette bir şeyler okumaktadır.
Bilgisayara Amors Plan: Kız msn'de yazışmaktadır.

Kız sandalyesini biraz yana kaydırarak Çocuk'un dikkatini çekmek için el sallar. Bunu fark eden Çocuk hemen kulaklığı geri iter (müzik kesilir); kulaklık şimdi boğazındadır. "Efendim?" der. Kız gülümseyerek, "Seni hiç göz kapağından öpen oldu mu?" diye sorar.

Çocuk (Omuz Plan, ifadeler önemli) sandalyesini geriye doğru iter. Belini doğrultur. Boğazını temizler. Sakallarını kaşır. "Birisi öpeceğini söylemişti; öpmüş kadar olmuştu" der. Kız gülümseyerek başını sallar. Çocuk, "İyi de bunu neden sordun ki şimdi?" der. Profilden Kız'ı görürüz. Kız, "Abimle yazışıyorum da o beni çok öpmüştür göz kapaklarımdan. Seni de öpen oldu mu diye merak ettim" der. Kamera sağa doğru yavaşça pan yapar. Çocuk, Kız'ın olduğu tarafa bakmaktadır. Alnını kaşır; elleri titremektedir. Kamera Çocuk'a doğru yaklaşmaya başlar. Çevreden gelen sesler kısılır. Fonda hızlı hızlı atan kalp atışları duyulmaktadır. Arkasından geçerken omzuna dokunan elin sahibini öğrenmek için arkasına döndüğü sırada kulaklığın kablosu gerilir ve çıkar (Kalp atışları kesilir). Bunu fark eden Çocuk kulaklığı boynundan çıkartıp sağ eline alır. Arkasından geçen oldukça kilolu birisi geçmek için izin ister. Boşta kalan eliyle masadan tutup kendisini öne doğru çekerken diğer elindeki kulaklığı düşürür. Kulaklık sağ dizine çarparak masanın iyice altına gider. Almak için sandalyeden kalkıp masanın altına girdiği sırada Kız'ın üst üste atılmış bacaklarını görür. Utandığı için başını hemen başka yöne çevirir. Kulaklığı alıp kalkacağı sırada kafasını masanın alt tarafına çarpar. Sesi duyan Kız "İyi misin?" diye sorar. Çocuk kafasını okşarken iyi olduğunu söyler. Bir eliyle sandalyeyi altına çekerken diğer eliyle kulaklığı masaya koymaya çalışır. Sandalyeye oturduğu sırada kulaklık düşecek gibi olur. Tutmak isterken iki kere elinde sektirir. Üçüncüde avucundadır. Bastırarak monitörün yanına koyar kulaklığı. Kız'ın ona baktığını fark eder. Bakışırlar. Çocuk derin derin nefes almaktadır. Gülmeye çalışır; yüzü çarpılır. Sandalyesini geriye itip yerinden kalkar. İki büyük masanın arasından geçerken on kişiden altısının başına geldiği gibi kolunu çarpar. Kamera peşinden gelir. Cephe - Bel Plan'a kesme yapılır. Gözlerine kadar inen saçlarını yanlara dağıtmaya çalışır. Alnını kaşır. Arka - Bel Plan'a kesme yapılır. Girişi hızlıca geçerek mutfağın olduğu yere gelir. Çay alan kişilerin arasından başı öne eğik şekilde geçerek tekrar hızlanır. Koridorun sonundan sağa dönerek tuvalete girer. Birisi ellerini yıkamaktadır. Başı hala öne eğiktir. Karşısına çıkan ilk kabine girerek kapıyı kapatır. Kamera kapıda kalır. Ekran yavaşça kararır.

Yabana Doğru - 3

Jon Krakauer'i bu kitabı yazmaya iten sebeplerden birisi Supertramp ile kendi gençliği arasındaki benzerliklermiş. Kitabın bazı bölümlerinde Supertramp'ın hikayesini yarıda keserek kendi hikayesini anlatıyor.

"Petersburg, Alaska standartlarına göre aşırı resmi, küçük bir kasabadır. Uzun boylu bir kadın yanıma gelip benimle laflamaya başladığında halen kütüphanenin önündeydim. Adının Kai olduğunu söyledi; Kai Sandburn. Neşeli, cana yakın, geçinmesi kolay biriydi. Davils Thumb'a tırmanma planlarımı ona açtığımda, bu planlarla alay etmemenin yanı sıra garipsediğini gösteren bir davranışta da bulunmaması beni rahatlattı. Yalnızca, 'Hava açık olduğunda Thumb'ı rahatlıkla buradan görebilirsin. Çok güzeldir. Tam şurada, Frederick Boğazı tarafında,' dedi. Kolunun işaret ettiği doğu yönüne baktığımda, tek görebildiğim alçak bir bulut kümesi oldu.

Kai akşam yemeği için beni evine davet etti. Gecenin sonunda uyku tulumumu açtım. O uykuya daldıktan epey sonra bile ben halen uyanıktım; içeri odadan gelen huzur dolu soluklarını dinliyordum. Son birkaç ayda hayatımdaki cinsel boşluğun ve temas duygusundan yoksun oluşumun çok mühim olmadığına kendimi ikna etmiştim. Fakat bu kadınla birlikte geçirdiğim saatlerin hazzı (kahkahalarının ahengi, elinin masumane bir şekilde koluma dokunuşu), aslında yalnızca kendimi kandırdığımı anlamama yol açmıştı. O gece zihnim boşalmıştı; kalbimde bir sızıyla kalakalmıştım."

30 Temmuz 2009 Perşembe

Yabana Doğru - 2


"McCandless'ın yaptığı son şeylerden biri, yükselmiş Alaska gökyüzünün altında, otobüsün yakınlarında kendi fotoğrafını çekmek oldu. Bir elinde son notu vardı; diğer elini ise cesur ve kutsayıcı bir şekilde kameraya doğru sallıyordu. Yüzü insanı korkutacak ölçüde zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştı. Ancak bu son saatlerinde kendine acımış olsa bile (çünkü çok gençti, çünkü çok yalnızdı, çünkü vücudu ona ihanet etmişti ve arzuları onu aşağı çekmişti), fotoğrafta bundan eser yok. Son fotoğrafındaki McCandless gülüyor ve gözlerindeki bakış çok net: Chris McCandless, Tanrı'ya ulaşmış bir keşiş gibi sakin, huzur içinde."

Yabana Doğru



"Otobüse ilk giren Billie oluyor. Walt nehirden döndüğünde, karısını Chris'in hayata gözlerini yumduğu şiltenin üzerinde oturmuş aracın içinde göz gezdirirken buluyor. Billie uzun süre boyunca oğlunun ocağın altında duran botlarına, duvarlardaki yazılarına, diş fırçasına bakıyor. Ama bugün göz yaşı yok. Tezgahın karmaşası içinde, dikkat çekici çiçekli bir motifin işlendiği kaşığı inceliyor. 'Walt, şuna baksana. Annandale'deki evimizde kullandığımız gümüş çatal-bıçak takımına ait bu.'

Otobüsün önünde, Billie Chris'in yamanmış kotlarından birini eline alıp gözlerini kapatıyor ve pantolonu yüzüne bastırıyor. Acı dolu bir gülümsemeyle, 'Koklasana,' diyor kocasına. 'Hala Chris'in kokusunu taşıyor.' Uzunca bir zamanın ardından, ikimizden ziyade kendi kendine şöyle diyor: 'Ölüme karşı çok cesur ve güçlü durmuş olmalı.'

Billie ve Walt otobüsün içinde ve dışında iki saat geçiriyor. Walt kapının hemen üzerine bir andaç asıyor; üzerinde birkaç sözcüğün yazılı olduğu basit, pirinç bir plaka bu. Billie plakaların altına yakıotu, bıldırcınotu, kandil çiçeği ve alaçam dallarından bir buket hazırlıyor. Otobüsün arka kısmındaki yatağın altına ilkyardım malzemeleri, konserve yiyecekler ve zor durumda kalan birinin hayatta kalmasını sağlayacak diğer erzaklarla doldurulmuş bir çanta bırakıyor. Çantada bir not var: 'İlk fırsatta ailenizi arayın.' Billie çantanın içine, çocukluğunda, Chris'in sahip olduğu İncil'i de yerleştirirken ekliyor: 'Onu kaybettiğimiz günden beri hiç dua etmedim.'"

28 Temmuz 2009 Salı

28 Temmuz 2009 Salı

Öğle saatlerinde arkamdan geçerken sol eliyle sol omzuma dokundu. Bu, bana ilk temas edişiydi.

Ahmet - 2

Sitelerin arasına girip ilerliyorum. Her zamanki köşesinde durur diye düşünüyorum, ama yok. Köşeyi dönüp eve doğru ilerlerken "Lan uğursuz!" diye bağırıyor. Bir ağacın dibinde, kendisinden yaşça küçük bir arkadaşıyla duruyor Ahmet. Adamı gördüğüme seviniyorum. Tokalaşıp öpüşüyoruz.

"O akşamüstü seninle karşılaşmasaydık eve gidiyordum" diyor. Sinir etmek ya da kendimi suçlu hissetmem için söylemiyor. Sadece söylüyor. "Vay anasını" diyorum içimden. Yani ben o akşam erken çıkmayıp çok beğendiğim stajyer arkadaşımla biraz daha yakınlaşabilmek adına oturup iki çift laf etmeye çalışsaydım Ahmet'le karşılaşmayacaktık.

Sitelerin arasına dalmayıp her zamanki yolumdan gitseydim, ben sokağın ortalarındayken, Ahmet apartmana girmiş olacaktı.

Onu neden götürdüklerini soruyorum. İhbar üzerine götürmüşler. Aynı mahallede oturan ve Ahmet'le yakın arkadaş olan bir başka içici, üzerinde bir miktar malla yakalanınca, bunları kimden aldığını itiraf etmek zorunda kalmış. İki kişinin adını vermiş eleman. Birisi malı gerçekten aldığı kişi. Diğeri de bizim Ahmet. Olayın bok tarafı Ahmet'in satıcı olmaması. Elemanın Ahmet'i neden ihbar ettiğini de bilmiyoruz. Ahmet de çok merak ediyor bunu. Olaydan iki gün önce taşındıkları için de öğrenmekte hayli zorlanacak, ama önünde sonunda o elemanı bulacağını ve evire çevire döveceğini söylüyor.

Ahmet'i ilk olarak ilçe emniyet müdürlüğüne götürmüşler. Orada bunu ihbar eden kişinin verdiği ifadeyi okumuşlar. Üzerinde 10'luk malla yakalanan Ahmet, duruma itiraz etmemiş ama ihbar edilen diğer kişiyi (malı tedarik ettikleri kişiyi) kesinlikle tanımadığını söylemiş. Bunu dövüp götüren polisler de "Nasıl tanımazsın lan? Aynı muhitte oturuyorsunuz!" demişler. Boş yere göte giden Ahmet, kendisine yapıldığında hoşuna gitmeyen davranışı başkasına yapmayarak o kişiyi kesinlikle tanımadığını, malı hep aynı kişiden almadığını falan söyleyerek adamları ikna etmiş. Sonra bunu nezarete atmışlar. Ortam hayli kalabalıkmış. Bir köşeye oturmuş beklerken ortalığı süzdüğü sırada ihbar edilen diğer kişiyi (malı tedarik ettikleri kişiyi) görmüş. Yanına gidip konuşmamış tabii ki. Zaten yarım saat kadar sonra çıkarmışlar elemanı. Sonradan öğrendiğine göre onu da kendisini almadan önce götürmüşler. Zaten eleman bizim karşı mahallede oturuyormuş. Nezaretten çıkmasının sebebi de durumu öğrenen abisinin emniyet müdürlüğüyle konuşması sayesinde olmuş. Abi, emniyet müdürünü arayarak asıl satıcının üzerinde otuz kiloluk malla yakalanan kardeşinin değil, kendisinin olduğunu söylemiş.

Nezarette öylece takılan Ahmet, oradakilerle ilgilenen polis abiyle sohbete dalmış. Şansa bakın ki polis abi memleketlisi çıkmış. Hem de evleri birbirlerine yarım saat kadar uzaktaymış. Aynı topraktan oldukları için Ahmet'e epey yakınlık göstermiş polis abi. Buna poğaça, börek falan getirmiş o akşam. Ertesi sabah da kahvaltılık bir şeyler getirmiş. Yaptığı tek kıyak karnını doyurması olmamış. Onu da açıklamak isterim ama yazamam. Yazının devamında anlarsınız zaten durumu.

Sabah ilk iş olarak hastaneye götürmüşler Ahmet'i, kendi ürünleri olan darp izleri için (Sokak lambasının altına doğru yaklaşarak yüzünün aydınlanmasını sağlıyor: Alnının sağ tarafında mor bir şişlik var, elmacık kemiği de aynı şekilde). Hastaneden sonra mahalle karakoluna getirmişler Ahmet'i. "Seninle işimiz bitti. Ne halin varsa gör!" demişler. Ahmet de hiç parasının olmadığını söyleyerek yol parası istemiş. Fakat adamlar "Bize ne lan! Babamızın oğlu musun?!" diye terslemişler bunu. Kafaya taktığını sanmıyorum. Zaten ibneliğine istemiştir parayı. Karakol eve iki adım uzaklıkta. Adamlardan yol parası diye istediği parayla kesin sigara alırdı. Neyse, karakolda çok bekletmeden mahkemeye götürmüşler bunu. Hakim dosyadaki iki sayfanın eksik olduğunu söylemiş. Bunu getiren polisler de dosyaya dokunmadıklarını, dosyanın ilçe emniyet müdürlüğünden geldiğini söylemişler. Hakim önemsemeyerek dosyada yazanları, şikayeti falan okumuş. Ahmet ifadeleri doğrulamış. Sonra hakim dosyayı bir kenara koyarak sohbet etmeye başlamış Ahmet'le. Üzerinde ne kadarlık malla yakalandığını sormuş. "10'luk vardı" demiş Ahmet. 10'luğun ne ifade ettiğini sormuş hakim. Ahmet de "Valla, paketi ufaktır. İçinden iki sarımlık çıkar. O da bana yeter" demiş. Bir süre daha böyle konuşmuşlar. Sonra hakim tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmış Ahmet'i.

Adliyeden çıkmış. Cebinde hiç parası olmadığı için yürümeye başlamış. Büyük bir tarlanın kenarından geçerken köşede bir bira şişesi bulmuş. Neredeyse yarısı doluymuş. Alıp bir fırt çekmiş. Bira sıcak olduğu için tiksinmiş biraz ama yine de içmeye devam etmiş. Birkaç fırttan sonra midesi bulanmaya başlamış. Birayı döküp şişeyi vermeyi ve depozit parasıyla da bir dal sigara almayı planlamış. Fakat yakınlarda tekel bayii falan görünmediğinden, elinde şişeyle dolaşmaktan da rahatsız olduğundan fırlatıp atmış şişeyi. Elinde sigara gördüğü ilk kişiye yaklaşarak "Fazladan bir sigaranız var mı abi?" diye sormuş. Abi çıkartıp vermiş bir dal, yakmasına yardımcı olmuş. Ahmet çok teşekkür etmiş, sonra yollarına devam etmişler. Yürüye yürüye gelmiş mahalleye.

"Sitedekilere rezil olduk ya ona yanıyorum" diyor. "Başka bir yerde yakalayıp götürseler, otuz gün bekletseler nezarette daha iyiydi. Annem köyden gelince mahalledekilerden duyacak neler olduğunu. Üzülecek ya ona yanıyorum. Ayağımla kapıyı kapatmasına engel olup beni neden götürdüklerini sordum. Ondan sonra girişmeye başladılar orospu çocukları!" diyor. Bundan sonra üzerinde mal taşımayacağını, kendisini sebepsiz yere ihbar eden çocuğu da ilk gördüğü yerde döveceğini söylüyor.

Konuyu dağıtıp havadan sudan konuşurken ince ve oldukça nazik bir ses "İyi akşamlar" diyor. Sesin geldiği yere bakıyoruz. Sesin sahibi aramıza dalarak hepimizle tokalaşıyor. Aynı sokakta oturmamıza rağmen aylardır karşılaşmadığımız bir arkadaş neler yaptığımı soruyor bana. Kısaca özet geçiyorum. "Sen neler yapıyorsun?" diyorum. Konfeksiyonda çalıştığı sekiz yılın ardından aldığı modelistlik ve stilistlik eğitimlerinden sonra bir nevi stajyer olarak Cemil İpekçi'nin yanında çalışmaya başladığını söylüyor. Aylardır oradaymış. Zaman zaman ciddi, yer yer ironik sorular soruyoruz. Samimiyetle cevaplıyor. Arada cidden kıvrak bulduğum ve kahkaha atacaklarını düşündüğüm bir soru soruyorum. Dalga geçtiğimi anlamasınlar diye dudaklarımı büzüyorum. Birkaç saniye sonra Ahmet kahkaha atarak omzuma sert bir yumruk yapıştırıyor. "Espri yaptı lan, espri!" diyerek gülmeye devam ediyor.

17 Temmuz 2009 Cuma

Ahmet

Bizim mahallede "En Sevilmeyen Kişi" anketi yapılsa, Ahmet birinciliği açık ara kazanır. Hatta diğer kişilerin oylarının toplamı Ahmet'in alacağı oyların yarısı bile etmez.

Ahmet'in sevilmemesinin nedeni ebeveynlerin deyimiyle mahallenin çocuklarına kötü örnek oluyor olmasıdır. Ahmet'in ağzı biraz bozuktur gerçekten. Delişmendir. Herhangi bir sebep yüzünden mahalledeki büyüklerden birisi buna bir şey söylediğinde susmaz, olayı büyütür, ağız dalaşına girer, karşısındaki bunu yapacak kadar cesursa kavga bile ederdi. Dodge Marka Kamyoneti Olan Adam'la birkaç kere tekme tokat birbirlerine girdikleri olmuştu. Bu adam Ahmet'in hemen hemen babası yaşındadır. Kızlarından birisi Ahmet'ten üç yaş büyük, diğeri bir yaş küçük, öbürü de dört yaş küçüktür.

Burnunun dikine giden halleri, büyüklerine karşı olan tavırları sevilmeme nedenleri arasındadır. Paspal görüntüsü de iticiliğini arttırmaktadır. Genel anlamda söylüyorum bunu. Yoksa dış görünüşü bana hiçbir zaman itici gelmedi. Zaten insanları dış görünüşüne göre etiketlemek, yargılamak saçmadır, anlamsızdır. Böyle söylüyor olmama rağmen bana da itici gelen tipler yok değil. Belki de doğduğumdan beri böyle bir mahallede (en yakın gazete bayii yarım saat uzaklıkta) oturduğum için garipsemiyorum o tipleri. Ne bileyim be, sokak çocuklarını anımsatan tipleri hiç garipsemedim.

Ahmet'le ne zaman, nasıl kaynaştığımı hiç hatırlamıyorum. Sadece bu mahalleye ilk taşındıklarında sataştığı kişilerden birisi olduğumu biliyorum. Peşine taktığı üç beş yandaş ve bir iki köpekle dolanıp dururken ellerindeki sopalarla bana da hareket çektikleri olmuştur. Pısırık olduğum için (hala da öyleyim) bir bok yiyemezdim tabii. Kaçmazdım ama "Hop! Arkadaşım, bir dakika!" diyerek karşı da gelemezdim. En fazla Recep abiye gidip durumu anlatırdım. O da gidip Ahmet'i döverdi.

Büyüdükçe nasıl olduysa kaynaştım ben bu Ahmet'le. Biz atarilerle sıkıntıdan patlarken Ahmet Saga'yla oynardı. Tam hatırlamıyorum, hatta uyduruyor bile olabilirim, ama Ahmet'le kaynaşmama sebep olan şey ya bu Saga'dır ya da takas yaptığımız atari kasetleridir.

Ben hep efendi mizaçlıydım. Ahmet de bir süre sonra, en azından benim yanımda benim gibi davranır, ona buna bulaşmaz, bulaşacağı varsa da tek lafımla durulurdu. Zaten beni görünce Ahmet'in yüzünde güller açardı. Benim yanımda sakin olmasına karşın kendi aramızda yapacağımız maçlarda diğer arkadaşları zorlukla ikna ederdim. Sevmezlerdi Ahmet'i. Anlaşamazlardı, keyifleri kaçardı. Top Ahmet'in ayağındayken ikili mücadeleye girmeye korkarlardı.

Ahmet'le arkadaşlığım yıllardır periyodik olarak ilerler. Bir dönem çok sık görüşürüm. Bir dönem hiç görüşmem. Bir sabah kalkarım aklıma gelen ilk şey Ahmet'tir. Bir sabah kalkarım aklıma gelmeyen tek şey Ahmet'tir.

Hem karanlık hem de aydınlık taraflarını biliyorum Ahmet'in. Aslında karakter olarak neredeyse hiç ortak yönümüz yoktur. Neredeyse taban tabana zıt bile sayılırız. Annem, onunla neden arkadaşlık yaptığımı anlamadığını ve onunla görüşmemem gerektiğini defalarca söylemiştir. Babaannem de Ahmet'in "Akın evde mi?" sorularına, ben evde olsam bile, "Hayır!" cevabını vermiştir. Dediğim gibi hem karanlık, hem de aydınlık taraflarını gördüm; biliyorum. Sigara içer, içki içer, tiner koklar, birkaç kere bali çekmişliği vardır, cigaralık mı diyorlar artık her ne boksa ondan kullanmışlığı da var. Hatta birkaç kere Karabayır'a birlikte gitmiştik o şeyden almaya. Malı alana kadar yanında durmak istesem de hiçbir zaman o kadar içeriye sokmadı beni. Çok merak ettiğim için ısrar ederdim ama izin vermezdi. Hep birkaç sokak ötedeki bir köşede veya parkta bekletirdi beni. Malı tek başına almaya gider, on - on beş dakika kadar sonra geri gelirdi. Ayrıca yediği haltlar keyif verici maddelerle sınırlı değildi. Elle tacizden hırsızlığa kadar pekçok boka bulaşmıştır.

Bu akşam otobüsten inip mahalleye doğru yürürken, son üç haftadır yaptığım gibi evin bulunduğu sokaktan değil de sitelerin arasından geçeyim dedim. Aklımda da yemin ediyorum Ahmet'i görmek vardı. Yaklaşık bir aydır göremiyordum kendisini. Son gördüğümde işe gireceğini falan söylüyordu. Çalışıp çalışmadığını sorarım falan diyordum. Sitelerin arasındaki yolu tam yarılamıştım ki her zaman beklediği köşesinden kafayı uzattığını gördüm. Bana gülümsüyordu. Otomatikman ben de gülümsedim. Jölelediği saçlarını geriye mi yoksa yana mı taradığı belli olmayan bir şekle sokmuş, ona doğru gelmemi beklerken alamet-i farikası diyebileceğimiz parmak çıtlatma hareketini yapıyordu. Yüzünün sol yanındaki ufak yarayı görüyordum. O yüzden ona küçükken hep Action Man derdim. Fakat yüzünün sağ tarafını ikiye ayıran yara için diyecek hiçbir şey bulamadım. Çay demlediği bir akşam mutfağa giren babası ağzını bile açmadan masanın üzerinde duran sürahiyi avuçlayıp yüzüne geçirmiş Ahmet'in. Deliye dönmüş bir halde elindeki bıçakla evin içinde küfürler savurarak babasını kovalamaya başlamış. Üç buçuk atan babası balkona kaçıp kapıyı üstüne kilitlemiş. Yüzünden oluk oluk kan akan Ahmet, tampon olarak kullandığı iki tane tül perdeyi kana buladıktan sonra babasının çıkmayacağını anlamış ve acıya daha fazla dayanamayarak en yakın polikliniğe gitmiş. Fırsattan yararlanan babası evden kaçarak evli olan oğullarından birinin yanında yaşamaya başlamış, bir daha da kendi evine geri dönmemiş. Zaten birkaç ay sonra da ölmüş. Ahmet, babasının cenaze törenine katılmamış, gömüldüğü mezarlığı da bilmiyormuş. Laf babasından açıldı mı ana-avrat küfür etmekten başka bir şey yapmıyor.

Tokalaştık. Ellerimizi uzun uzun sıktıktan sonra bıraktık. Nereden geldiğimi sordu. Ay başında staja başladığımı, oradan geldiğimi, son günlerimin fena geçmediğini falan anlattım buna. On dakika kadar benim bu staj olayından, staj süresi boyunca yaptıklarımdan ve yapacaklarımdan bahsedip durduk. İşe girip girmediği aklımın ucunda olsa da hem bahsedilen konuyu bölmemek adına, hem de konuşma sırası ona geçtiğinde sözünü bitirmesini beklediğim sırada laf bir türlü bunun işe girip girmemesine gelemedi. Bir şey anlatıyorken sırtımı kaşıyıp çevrede göz gezdirdiğim sırada sitelerin arasına beyaz bir arabanın girdiğini gördüm. Çıkış yeri girişle aynı olduğu için içeri yabancı araba girmez, giren de aracını sola veya sağa park ederdi. Fakat bu araba direkt bize doğru gelmişti. Yaklaştıkça da yavaşlayarak beş metre kadar önümüzde park etmişti. İster istemez kim ulan bunlar diye şöyle bir göz atmıştık ikimiz de. Şöför koltuğunda oturan adam yaklaşık kırk yaşında, kır saçlı bir adamdı. Yanındaki de yirmilerin sonlarında - otuzların başlarında, yumurta kafalı, kelleşmeye başlamış, tebessüm eden bir adamdı. Bir süre orada öylece beklediler. Ben bir şeyler anlatmaya devam ederken, "İşin var mı?" diyerek koluma girdi Ahmet ve beni, bizim evin olduğu tarafa doğru sürüklemeye başladı. Daha üçüncü adımımı atmadan beyaz arabadaki iki adam inerek, "Bir saniye gençler!" diyerek önümüzü kestiler. Ateş isteyeceklerini veya adres soracaklarını düşündüm hemen. "Sen şöyle gel bakayım" diyerek kolundan çektiler Ahmet'i. Ellerini arabanın üstüne koymasını söylediler. Ahmet denileni yaptı. Ayaklarını da vura vura açmasını sağladılar. Olayın ciddiyetini tam olarak anlayamadım. Yüzümde alaycı bir gülücükle, ama kesinlikle korkmuş bir halde bunları seyrettim. Tebessüm eden adam Ahmet'in üstünü ararken, kır saçlı olan bana doğru geldi. Dövecekmiş gibi "Kimliğini ver bana!" deyince panikledim birden. Elim otomatikman arka cebime gitti. Sonra kimliğimin gömleğimin ön cebinde olduğunu anımsadım. Hemen çekip verdim. Şöyle bir bakarak nerede oturduğumu sordu. Elimle işaret ederek "Şu köşedeki evde oturuyorum" dedim, ama adam bakmadı bile. Kimliğimi geri vererek elimdeki ufak, beyaz poşedi çekti aldı. Ne iş yaptığımı sordu. Öğrenci olduğumu söyledim. Heyecanlanmıştım ve korkuyordum. Bir yandan adamın ne yapacağına, diğer yandan Ahmet'in ne durumda olduğuna bakıyordum. Ağzım kupkuru olmuştu.

Poşetin içindeki Tahsin Yücel'in Yalan'ını çekip aldı. Sayfalarını hızlıca çevirerek şöyle bir baktı. Ayraç olarak kullandığım Milk'in afişeti gözüne takıldı. Göz ucuyla bakıp geri kalan sayfaları çevirdikten sonra poşetin içine göz attı. Başka bir şey olmadığını görünce kitabı yerine koyup poşeti geri uzattı. Ondan sonra da elimde tuttuğum bir diğer şeyi aldı. Tam olarak ne olduğunu, özel bir ismi olup olmadığını bilmiyorum ama kutu gibi çantalar olur ya onlardan vardı elimde. Doktorların falan içlerine ilaç ve benzeri teçhizat koymak için kullandıkları türden bir şeymiş gibime geliyor. Belki de üzerinde "Türk Epilepsi İle Savaş Derneği - 1973" yazdığı için böyle düşünüyorumdur. Bilmiyorum. Neyse, kır saçlı adam bu çantayı alıp içini açarken "Sen de içici misin?" diye sordu bana. "Hayır" dedim. Çantayı açıp içindeki alüminyum folyoyu görünce gözlerimin içine bakarak "Bu ne peki?" dedi. İçici olup olmadığımı sorduğu için bu alüminyum folyoyu da uyuşturucu falan çekerken veya içinde mal saklamak için kullanıyor olabileceğimizi düşündüğünü düşündüm. "İçinde öğle yemeğim vardı" diye yanıtladım adamı. Folyoyu hızlıca açtı ve içindeki ekmek kırıntılarını görünce kutu gibi çantayı kapattı. Sol eliyle çantayı uzattı, sağ eliyle de havadaki sineği uzaklaştırmak ister gibi bir bilek hareketi yaparak "Kaybol!" dedi. Yana doğru yavaşça birkaç adım atarken bir şeyler söylemeye çalıştım. Dudaklarım kıpırdadı ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Adam bana bakmaya devam ediyordu. "Kaybol! Bu adamdan da uzak dur!" dedi. Yana doğru yavaşça birkaç adım daha attım. Sonra da sanki çok önemli bir şey arıyormuşum da bulamıyormuşum gibi ceplerimi yoklamaya başladım. Diğer yandan Ahmet'e ne yapacaklarını seyrediyordum. Ellerini arkada birleştirip çat diye kelepçeyi taktılar. Kır saçlı adam çevrede biriken kalabalığı dağıtıyordu. Bu arada ne zaman geldiğini bilmediğim ikinci bir arabadan inen göbekli bir adam kelepçelenen Ahmet'in beyaz arabanın arka koltuğuna oturtulmasına yardım etti. Tebessüm eden adam kapıyı açarken "Nerede oturuyorsun?" dedi Ahmet'e. Ahmet de kafasıyla işaret ederek "Aha şurada" dedi. Bulundıkları yerden aşağıya doğru baktıklarında gördükleri ikinci apartmanda oturuyordu Ahmet.

Kafasını bastırıp arabanın içine soktular Ahmet'i. Tebessüm eden adam bana bakarak "Sen?" dedi. Kır saçlı adamı işaret ederek "Beni bıraktı abi" dedim. Beni de alıp götürebilecekleri ihtimaline karşılık yana doğru birkaç adım daha atarak adamlarla aramı iyice açtım. Bu sırada Ahmet arabadan inmek için hamle yaptı. Kır saçlı adam Ahmet'in arabadan çıkan ayaklarına önce sert bir tekme attı, sonra da arabanın içine eğilerek onu diğer tarafa doğru itti. Tebessüm eden adam da arabanın içine girerek ön koltuktan arkaya doğru uzandı. Arabanın cephesindeydim. Ahmet'i yumruklayan adamların silüetini görebiliyordum. Yutkunmaya çalıştım ama ağzım kupkuruydu. Beni ve arkamdaki meraklı kalabalığı gören ikinci arabaki adam arabayı üzerimize doğru hızlıca sürdü. Hepimiz kaçışıp sitenin kapısından dışarı çıktık. Bulunduğumuz yere araba giremezdi. Adam arabadan inmeyi göze almadı. Olanları durduğumuz yerden seyrediyorduk. Ahmet'i yumruklayan adamlara üçüncüsü eklenmişti. Ahmet bağırarak küfür etmeye başlamıştı. İkinci arabadan inen göbekli adam, arabanın diğer taraftaki kapısını açmış Ahmet'i tekmelemeye başlamıştı. Diğerleri zaten yumruklamayı hiç bırakmamışlardı.

Susturana kadar vurmaya devam ettiler. Ses seda kesilince arka taraftakiler Ahmet'i aralarına alarak kapıları kapattılar. Ön taraftan yumrukla girişen tebessüm eden adam şöför koltuğuna geçerek arabayı çalıştırdı. Arabayı üzerimize süren adam, diğerlerini görünce dönüş yapıp pati çekerek önden gitti. Ahmet'in bulunduğu araç üç kere ileri-geri yaparak ancak dönebildi. Pati çekerek giden araca yetişmek için onlar da hızlandı. Köşeyi dönüp gözden kaybolmalarını seyrettik.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Antichrist


Filmi izlemedim, ama oldukça sert olduğunu ve Lars Von Trier'in "Şimdiye kadar yaptığım en iyi film" dediğini biliyorum. Ajansa düşen bir haberden de şöyle dediğini öğrendim: "Filmin ne anlama geldiğinin sorulacağı ya da neden böyle olduğunun sorulacağı doğru insan ben değilim. Bu, tavuğa tavuk çorbasının ne olduğunun sorulması gibi bir şey."

14 Temmuz 2009 Salı

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ~ Seymour Bir Giriş

Yirmi yıl kadar önce bir gece, kocaman ailemiz bir kabakulak muhasarasına uğradığı sıralarda, en küçük kızkardeşimiz Franny'yi, en büyük ağabeyim Seymour'la benim paylaştığımız, sözde mikroptan arındırılmış odaya, beşiğiyle falan taşımışlardı. Ben onbeş yaşındaydım, Seymour onyedi. Gece saat iki sularında yeni oda arkadaşımızın ağlamasıyla uyandım. Bir-iki dakika, Seymour'un yatağında döndüğünü işitinceye ya da hissedinceye dek, sessiz sakin yatarak şamatayı dinledim. O günlerde, hatırladığım kadarıyla hiç ortaya çıkmayan, ama acil durumlarda lazım olur diye bir el feneri bulundururduk yataklarımızın arasındaki sehpahanın üstünde. Seymour bu feneri yaktı, yataktan kalktı. "Biberon sobanın üstünde, annem söylemişti," dedim. "Biraz önce verdim," dedi Seymour. "Aç değil." Karanlıkta kitaplığa gitti ve el fenerini yavaşça raflarda gezdirdi. Kalktım, yatağın içinde oturdum. "N'apacaksın?" diye sordum. "Ona belki bir şeyler okurum, diye düşündüm," dedi Seymour ve bir kitap çekti. "Daha on aylık, Tanrı aşkına!" dedim. Seymour, "Biliyorum," dedi. "Onların da kulakları var. İşitebilirler."

O gece, el feneri ışığında, Seymour Franny'ye en sevdiği masallardan birini, bir Tao masalını okudu. Franny, Seymour'un bu masalı kendisine okuyuşunu hatırladığına hep yemin etti.

--------------

Şimdi, ben bir yayınevi sahibi falan olsam ve açtığım bir kitap dosyasının ilk sayfasında böyle bir şeyle karşılaşsam, o dosyayı, geri kalanını okumaya gerek duymadan kitap olarak bastırırdım.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Böyle Olmalıydı

Ofis-Gündüz-İç

Bölümdekiler kahvaltı için bir yere gitmeye karar verirler. Kız, çalıştığı dosyaları kaydedip yerinden kalkar. Çantasına uzanır. İçini açıp bir şeyleri karıştırırken Çocuk’a bakar. Çocuk masasında oturmuş, kollarını kavuşturmuş, ciddi bir tavırla monitöre bakmaktadır. Kız, Çocuk’a seslenir. Çocuk, Kız’a bakarak oturuşunu düzeltir. Kız, kahvaltı etmeye gittiklerini söyler ve gelmek isteyip istemediğini sorar. Çocuk gitmeyeceğini, gelirken bir şeyler atıştırdığını söyler. (Kamera Çocuk’tan Kız’a doğru yavaşça döner) Kız çantasını koluna takmış, çıkacak olan diğer kişileri beklemektedir. Birkaç saniyeliğine Çocuk’un olduğu tarafa doğru bakar. Yüz ifadesi donuktur (Kamera Kız’a biraz daha yaklaşır: Göğüs Plan. Kamera açıyı bozmadan hareketlenir. Belki Bel Plan’a geçer. Kız kameraya doğru yürürken mesafeyi bozmaz.) Kız bir şeye çarpar; yürümeye devam ederken özür diler. Başını öne eğip dişlerini sıkar. Biraz daha yürüdükten sonra, asansörün önüne gelince durup beklemeye başlar. Arkasından birisi geçer ve sağ omzuna bir el dokunur. Kız, başını sağa çevirip bakar. Çocuk, bir şeyler atıştırmayacağını ama hiç olmazsa çay içebileceğini söyler. Kamera sola pan hareketi yapar. Göğüs Plan’da Çocuk’u görürüz. Başı öne eğik, alnını kaşımaktadır. Kamera sağa pan hareketi yapar. Kız tebessüm etmektedir.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Before Sunset


Richard Linklater - Julie Delpy - Ethan Hawke üçlüsü birkaç yılda bir toplaşıp, dallandırıp budaklandırsınlar bu olayı. Gün Doğmadan, Gün Batmadan, Öğle Arasında, Beş Çayı, İkindi Vakti falan diye kullanabilecekleri tüm zaman dilimlerini kullanıp Jesse-Celine hikayeleri anlatsınlar bizlere.

Before Sunrise kadar olmasa da çok ama çok sevdim bu filmi. Ethan abiyi de tekrar gözden geçirdim. Zamanında Gattaca'dan bahsederken kendisini sevmediğime dair olumsuz bir iki lafım olmuştu. Filmografisini tekrar gözden geçirince böyle bir pişmanlık duydum, içim rahat etmedi. Seviyorum Ethan abiyi. Üretken adam. Romanları var, yönetmenliği var. Oynadığı filmlerde de hep sevdiğim karakterleri canlandırmış durmuş. Neden sevmediğimi söylediğimi ben de anladım. Adamımsın Ethan.

Nick and Norah's Infinite Playlist


Norah: "Tikkun olam" derler. "Dünya parçalara bölündü" diyor. "Onları bulup bir araya getirmek herkesin görevi."
Nick: Belki de parçalar biziz, ha? Belki parçaları bulmamız beklenmiyor. Belki parçalar biziz.
Norah: Nick.
Nick: Evet?
Norah: Yanına geliyorum.

Sonra sevişirler.

Cillop müziklerle döşenmiş, bir gecede olup biten, Before Sunrise'ın uzaktan akrabası diyebileceğimiz hoş bir film.

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Star Wars Episode 3: Revenge of the Sith


Hem teknik hem de dramatik açıdan ilk üçün en iyisi. İlk ikiyi ne kadar sevmediysem, bunu o kadar sevdim.

Padme ile olan ilişkisini konseye, hatta galaksinin en kral insanı olan ustası Obi-Wan'a bile çaktırmadan devam ettiren Anakin'in kendisini yavaş yavaş karanlık tarafa kaptırmasını seyrediyoruz. Bunda iki şeyin çok büyük etkisi oluyor;
1. Anakin'in Padme'nin ölmesine dair gördüğü kabuslar.
2. Galaksinin en orospu çocuğu kişisi olan Palpetine'in Anakin'e ölümsüzlük üzerine anlattığı şeyler.

Annesini gördüğü kabuslar sonucu kaybeden Anakin, çok sevdiği Padme'yi de bu şekilde kaybetmek istemez. Konseyin ona verdiği görevi uygulayıp, açığını yakaladığı zaman Palpetine'i enselemek yerine, onun vaatlerine inanır ve yavaşça gücün karanlık tarafına transfer olur.

Ayrıca Palpetine'i enseleyeceği zaman Usta Windu'nun kolunu kesip ölümüne sebep olur. Yetmezmiş gibi bir de Jedi Tapınağı'na gidip çoluk çocuğu ışık kılıcından geçirir. Usta Obi-Wan'dan öğrendiği her şeyi elinin tersiyle bir kenara itip ne kadar adilik varsa yapar Anakin.

Açılış sahnesi ve Anakin ile Obi-Wan'ın kapıştığı sahne çok iyiydi. Götü iyice kalkan Anakin'in sonu iyi bitmiyordu. Obi-Wan iki bilek hareketiyle Anakin'in iki bacağı ve sol kolunu kesiyordu. Zaten sağ kolunu da önceki bölümde Kont Dooku kesmişti.

Sözlerim sana Anakin: Jedi'ların yüz karasısın oğlum! Jedi'lıktan da çıktın zaten. Gücü iyilik için kullanmadın! Gücü geçtim, kafayı bile kullanamadın. Fırsatın varken gebertecektin orospu çocuğu Palpatine'i! Hem kıçını hem de burnunu kaldıran oydu zaten. Ne lan Obi-Wan'a posta koymalar, kışkırtmalar, artizlik yapmalar, terbiyesizlikler falan. Seni ukala, kibirli, adi herif! Kılıcını öyle elinden alırlar işte! Güzelim Padme de neyine kandı, benden bile çirkinsin be!

Son üçte neler olacağını çok merak ediyorum şimdi. Bakalım Anakin'in oğlu Luke galaksiye ne gibi faydalarda bulunacak. Obi-Wan babalıklarına devam edecek mi? Gücü geri teptiği için pörsüyen Palpetine ölecek mi? Umarım sonu çok kötü biter!

  © Blogger template 'Salji Fuji' by Ourblogtemplates.com 2009 Giriş

En Üste Çık